
(1903-1980)
1936’larda, kardeşim Yaşar Nabi ile, 1944’te de Suud Kemal‘le kuruldu dostluklarımız. “Varlık”ta ve bir süre yazı işleri müdürlüğünü yaptığım Ülkü’de yazdıklarımla ilgilenmiş. Hocam Kudsi Tecer, beni onunla tanıştırdı.
Bir yaz akşamı, Rüzgârlı Sokak’taki eski Ulus’un bir odasında kendisiyle uzun uzun konuştuk. Gazetenin edebiyat sayfasında yazması, hatta gezide olduğu zamanlar, sayfayı düzenlememi benden isteyecek kadar yakınlaşmıştık birbirimize. Daha sonraki yıllar, başkanı olduğu Millî Eğitim Bakanlığı Yüksek Tercüme Kurulu’nda birlikte çalıştık.
Aramızdaki dostluğun iki temel nedeni vardı: Sanatın özgürlüğüne, onun, güzel, ya da çirkin politikaya âlet edilmemesine inanmak. Yeni doğmuş ve gelişmekte olan genç şiirimize yakınlık göstermek. Bu arada kuşku yok ki, Tanrının iyicil, yumuşak ve insancıl duygularla dolu olarak yarattığı özelliklerinin etkisini de asla unutmamalı.
Kişiler vardır: İlk bakışta sıcaklığını belli etmezler. Zaman içinde terleyerek buğusunu dışa vuran destiler gibi içtenliklerini, belli bir süre geçtikten sonra gösterirler. Suud Kemal Yetkin de bu tür insanlardandı. O’nun hakkında, başlangıçtaki ilk kanılarıyla yetinenler, kendisinin, her zaman güzelin yanıbaşında yer almış sanat dostu olduğunu hemen anlayamazlardı.
Bizim kuşak içinde, Yetkin’in, beş Batı filozofunu işleyen “Büyük Muztaripler” adlı biyografik yapıtını okumayan yoktur diyebilirim. Bu araştırmaya dikkatle eğilenler, kendisinin aynı zamanda nasıl yansız bir eleştirmen, güçlü bir denemeci ve duygu dolu bir gerçekçilik içinde yazan düz yazıcı olduğunu görmüşlerdir.
Suud Kemal Yetkin, bu kitabından sonra, taşıdığı sanatçı yanının tüm niteliklerini, ayrı türler ve ayrı eserler içinde sundu. “Edebî Mektepler Tarihi”nden İslâm Mimarî Sanatı”na, bir çok yayınevince yurda serpilen denemelerine, sanat eleştirmelerine, estetik kitabına, plâstik sanatların ilkelerini içerik yazılarına kadar tüm çalışmaları, saygıya değer ve unutulmaz hizmetlerinin büyük tanıklarıdır.
Yetkin, tasavvuf bilgini olan babası Safvet Yetin‘in de yardımıyla Doğu felsefe ve şiirinin özünü emmişti. Batı şiir sanatını derinden tanımamın gücü de buna eklenince sağlam değer yargılarına ulaşma olanağını buldu. Buna , bir de tartışmaya her zaman açık olan ruhsal davranışını ekleyin…
Yeni şiir türünde, güçlü bir ozan eliyle yazılmış olan bir şiiri hem gazeteye koymuş, hem de tartışıyorduk. Benim verdiğim değerin tıpkısını, -ozanın, yalnız o şiiri için- vermemişti. Ölçüsüz, uyaksız olan bu örnek ses bakımından da gerçi pek yumuşak değildi. Ama bence, bütününden gelen şiir gücünü de ortaya koymadaydı.
Ertesi akşam Mithatpaşa caddesindeki evlerinde edebiyat sayfasını düzenlerken birdenbire bana döndü:
– Şardağ, dün seninle bir şiiri tartıştık. Benden ayrıldıktan sonra aynı konu üzerinde yeniden durdun mu?
– Evet ve de bazı noktalarda sonradan sana hak verdim.
“Tamam” dedi. Beni de sonradan sana hak verdiğim noktalar oldu. Henüz ikimiz de yaşlı sayılmayız. Kendi kendimizi aşabiliriz. Sonradan ve yalnızken, vicdanlarımızla teslim ettiğimiz bir hakkı, karşılıklı tartışırken de neden teslim etmeyelim?
Aramızda başlayan, güzelin olduğu yerde çeşitli görüşlere de hak tanıma yarışmasında, ben beklenen yolu alabildim mi bilmiyorum, ama Suud Kemal Yetkin buna, o iyicil yüreği, güzele ad koyabilecek gücü ve sanatçı mizasıyla ulaştı ve çoğumuzu aştı. Bu niteliği iledir ki herkesin karalamak, ya da gökyüzüne çıkarmak için çırpındığı Yahya Kemal‘le Ahmet Haşim‘i asıl güzellikleriyle vurgulamasını bildi. Birbirlerini övmek için gönülleri razı olsa bile, kalemleri ve dilleri çözülemeyen bütün ünlü ressamlarımızın tablolarına, aşınmaz değer taşlarını koydu.
Denemelerinde, sanatın, kendine özgü kuralları dışında, hiç bir yolla güdü altına alınamayacağına, sanatçının gerektiğinde kendi ilkelerini de yıkıp geçeceğini, üzmeyen, sıkmayan ve çatmayan bir kalemle kanıtlamak istedi, durdu. Cılız kalemlerden çıksaydı, türlü saldırılara uğrayacağı kesin olan bu çıkışları, hiç kimseden ters tepki görmedi. Bunda, Yetkin‘e karşı duyulan saygı ve sevginin etkisi olsa bile, bilgisindeki ve genel kültüründeki üstünlüğün büyük payını nasıl unutabiliriz?
Ulusal ve İslâm mimarlığının yer yüzündeki öteki mimarlıklara nasıl üstün olduğunu, yıllar süren araştırmalardan sonra yalnız Türkiye’de değil, Amerika’da, İngiltere’de, İsrail ve Almanya’da verdiği bilimsel konuşmalarında savundu. Bu çalışmaların sonucunu, bir büyük kitapla bize ve bilim dünyasına sundu.
Sağlığını korumada, kendini yormamada gösterdiği özen ve “Adaletim” dediği sevgili eşinin, üstüne titreyişi yazık ki onu tükenişten koruyamadı.
İzmir Sanatçılar Derneği olarak açtığımız çok büyük ölçüdeki şiir yarışmamızın jürisini onurlandırmasını kendisine önerdiğim zaman bile, “Şardağ” diyordu, “Daha çok vakit var. Geleceğe ilişkin söz ve vaadlerde bulunmak beni gerçi korkutmaz, ama alın yazısına inanırım. Sonunda size üzüntü vermeyeyim.”
Yalnız ben mi üzüldüm? Biz mi üzüldük? Türkiye’de, arı sanata inanmış ve güzeli günlük politikanın uydusu görmek zavallılığından uzak durmuş bütün yürekler, inanıyorum ki şimdi onun için çarpıyor. Kendisiyle zaman zaman sevimli çatışmalara girişen ve sevgili Yetkin‘in engin hoşgörüsüne de hayran olan Ataç dostum, bir gün Suud Kemal için şöyle demişti:
“Suud‘la birlik olunur mu, bilmem, ama Suud‘suz bir sanat çevresi de düşünemiyorum.”
Kendisinin son üç yıldan bu yana, yavaş, fakat düzenli bir çalışma ile Beaudelaire‘i şiir halinde çevirmekte olduğunu biliyorum. Hatta çok güzel bir kaç örnek de anımsıyorum. türk kitaplığının, onun bu çalışmalarını da değerlendirmesini dilerim.
Sanatın gerçek dostları! Başımız sağ olsun…
Şardağ, R. (1980, Temmuz 1). Suud Kemal Yetkin İçin. Varlık, 874: 14.

