Şardağ, güzellik alıp satıyor, çirkinle işi yok!
Rüştü Şardağ
Anatole, France, Roma yıkıntıları üzerinde, eleştirinin faydasını tartıştırdığı iki kişiden birinin arkasına gizlenerek, “Tüm eleştiriciler” der, “Tarihte hep tepetaklak gelmişlerdir. Çünkü büyük bir sanatçı olamamışlardır. Ne var ki her sabah, gözünü dünyaya açan sanatçı, kendisini çekememezlik içinde gözleyen eleştiricilerin varlığını bilir ve toparlanır. Görüyorsunuz ki onlar yine de faydasız değillerdir.”
Bu alaycı görüşün abartma payını kaldırın, ortada yine de sanatçıyı düzeltici ve düşündürücü uyarıların bu eleştiricilerden geldiğini benimsemek gereğini duymuş olursunuz.

“Klâsik Dîvan Şiirimiz” adlı kitabım için üç büyük İstanbul gazetesinde ve benim görebildiğim, “Varlık”, “Türk Dili”, “Sesimiz” dergilerinde çıkan kısa, tanıtıcı yazılarla eleştiri niteliği taşıyan yazıları dikkatle okudum. İlgililerine yanıtlar vermek zorunluğu doğdu.
Kalem yaşamıma, Vakit, Ulus, Cumhuriyet, Vatan gazeteleriyle Ülkü, Varlık dergilerinde başladım. İlk yazılarımın konu alanı da değerlendirmeydi. Bu nedenle eleştiri yapanlara saygım büyük; bunu hemen belirteyim. Cumhuriyet gazetesinde, kitabımdaki o zahmetli metinleri seçmemdeki titizlik ve uğraşılarıma verdiği olumlu notlar yanında, fihristi unutuşuma ve bazı metin yinelemelerine değinen Sayın Konur Ertop‘a teşekkür ederim.
Değerli ozan ve yazar Kâzım Atok arkadaşımın, hem “Varlık”ta, hem de “Sesimiz” dergisinde çıkan iki ayrı yazısını gördüm. “Dostluğunun ağır bastığı besbelli olan bu değerlendirmeleri için de teşekkür etmek, ilgisine karşı yeterli bir karşılık değil elbet.
Sayın Atok, yapıtındaki yüzlerce seçilmiş şiirin yorgunluğu içinde ve biraz da sevgi bağının etkisiyle olacak, benim, bazı dîvan şiirlerini nazım halinde yani koşuk düzeninde çevirdiğimi belirtmiş. Halbuki düz yazı biçimindedir aktarmalarım; zaman zaman, doğal olarak uyaklı düşse de.
Sayın Atok, yüzlerce dîvan metni üzerine eğilmekten gelen eksiklerime pek dokunmadı. Ama “kişi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.” ben yine de yanıltılarımı, eksiklerimi sonradan gördüm ve düzelteceğim.
Kitabımla ilgili olarak gelen özel mektupları yayınlamayı pek doğru bir yöntem saymam. Çünkü bunlarda sevginin izi ağır basar. Yalnız bunlardan bir tekinden söz etmeden geçemem: Saygı değer ağabeyim, dostum ve hemşerim Ömer Asım Aksoy, “Kısaca yaptığı bir göz atma” sonucu olarak yapıtımı ve uğraşımın amacını saptamış, beğenisini belirtmiş mektubunda. Ama bunun yanında, bilgi ağırlığı oranında, ince kalem ustalığına da dayanarak “Şöyle olsaydı daha iyi olurdu” gibi tatlı ve haklı uyarılarda bulunmuş ki iyi niyet dolu bu uyarılarla uyanmayı görev biliyorum.
Hikmet Dizdaroğlu dostumun, “Türk Dili” dergisinde çıkan, kitabımı inceden inceye araştıran ve eleştiren yazısına önce iyi niyeti için sonra da bazı unutma ve yanıltılarımı düzelttiği için yürekten teşekkürler ediyorum. Benim Önsöz’de, getirmek istediğim yöntemi candan anlamış ve okuyucularına da anlatmak istemiş. Yapmak istediğim yeni çalışmaları ve alışılmış kuralların dışına niçin çıkmış olduğumu saptayıp belirtmiş; insafı da elden bırakmamış.
Sayın Dizdaroğlu, Süleyman Çelebi‘nin, Mevlîd’indeki “Merhaba” bölümünün, Çelebi‘nin kaleminden çıktığı sanısını uyandıran anlatımıma takılmış. Sonradan yaptığım araştırmalarda da bu görüşün haklılığını belirlediğimden, yapılan eleştiriye karşı “Sağolsun” derim. Dizdaroğlu, ayrıca “Sultan Ahmed Çeşmesi” üzerindeki şiirde, tarih belirtisi dizenin (1) doğrudan doğruya III. Ahmed eliyle yazıldığına da işaret etmiş. Ne var ki bu nokta henüz kesinlik kazanmış sayılmaz. III. Ahmed‘te hemen her Osmanlı padişah ve şehzadesi gibi ozandı. “Necîb” takma adıyla güzel şiirler de yazmıştır, hatta şarkıları da vardır. Bu dizeyi önce onun kaleme aldığı, fakat eksik bıraktığı için Seyyid Vehbi‘ye mal etmekle direniyor. Özetlersek zevkli bir ozan III. Ahmed‘in, dizeye, duygusu ve eli karıştığı bir gerçek. Bu konuda daha başka kaynaklardan araştırmada bulunmak fırsatını bana vermiş oldu, Dizdaroğlu, var olsun!
Değerli yazarın değindiği ikinci nokta üzerinde karşı görüşüm olacak. İzin verirse belirteyim:
Ben bir çıkıntı notu içinde, eski edebiyat sanatlarından olan “Sehl-i mümtenî'” deyimini, aslında, “Sehl-ü mümtenî'” olarak düzeltmiştim. “Hem kolay, hem güç” anlamını içeriktir bu sanat. Arkadaşım yıllardan beri benim eleştirdiğim biçimde kullanılmasını ve yabancı kaynaklarda da böyle kullanıldığını ileri sürerek düzeltiyor beni.
Bir kez, eskiden beri yanlış yazılmış olması, gerçeğin yansıtılmasına dayanak olamaz. Doğu kaynakların her ikisini, güncel olarak izlerim. Onlarda da böyledir. Gerçi Osmanlılar bir çok Arap ve Fars sözcüklerini kendi kullanım havalarına uydurup asıllarından değişik söylemişlerdir: “Bahûrî”yi, “Buhûrî”, “Hezm”i “Hazm”, “Işk”ı “Aşk” yaptıkları gibi. Ama, “Sehl-ü mümtenî'” böyle bozma değil, dilimize yanlış olarak girmiş yazılış yanıltısıdır.
“Marifetnâme” sahibi İbrahim Hakkı olarak geçirmişim. İnsafı, kaleminin ucundan ayırmayan değerli yazar, bunun bir dalgınlık olduğunu belirtiyor. İyi niyetine teşekkür ediyorum. Çünkü kitabımın 32. sayfasındaki bu ad “İbrahim Hakkı” olarak geçiyor.
Sayın Mehmet Deligönül de yapıtım için, “Türk Dili” dergisinin 344. sayısında ve 294-300. sayfalarında vergileme değilse bile “Cımbızla yanlış arama” yazısı yayınladı. Bir değerlendirme yazısında ilk koşul olarak iyi niyet ve yansızlıktan uzakta durma, benim için önemli bir ilke olduğundan Sayın Deligönül‘ün kaleme aldığı satırları dikkatle ilgiyle okudum. Bu ilgimin bir nedeni de Sayın Doçent Deligönül‘in bir öğretmen arkadaşıma, bundan iki yıl önce, kitabımla ilgili olarak bir yazı hazırlamakta olduğunu söylemesidir. Yazar, şöyle bir tümceyle girmiş: “Kuralcı bir yapısı bulunan dîvan şiirinin, bu niteliğinden dolayı rastgele bir takım yorumlara elverişli olduğu kolay kolay söylenemez” ve paragrafı şöyle bağlıyor:
– “Çünkü her kural bir sınırlamaya yol açar. Bu da ister istemez yorum olanaklarını kısıtlar.”
Hemen soralım yazarımıza: “Madem ki ilkesi kuralcılıktır yazarın, neden yıllar süren bir araştırmadan sonra yıktığım eski kurallar karşısında, yeni kurallar getirdiğimi görmezlikten geliyor? Olsa olsa benim kurallarıma karşı olabilirdi. Ama yok bu konuda görüşü. Elinde bir büyülteç, 400 sayfayı aşkın kitabımdaki sayısız örneklerin çevirisinden, yanlış karşılık verdiğimi sandığı kimi sözcükleri cımbızla ayıklamış.
Ben dedim ki: “Bu edebiyatı bugüne kadar okutan, hakkında araştırma yapan ve onu savunanlar, ozanlarımızı çağ çağ incelediler. Halbuki dîvan şairlerimizin işledikleri konular her çağda birbirinin tıpkısıydı. Öyleyse onu ozan değil, temaları doğrultusunda incelemeliyiz.” Yuvarlak lafla sıkı sıkıya kuralcı olduğunu söyleyen yazarımız, bu noktada benimle beraber değilse bile, karşımda olduğunu neden savunmamış, kanıtlamamıştır? Demiştim ki: Dîvan şiirimiz için bugüne kadar gelen her yazar, her okutucu “bu şiirde toplum yok” demiş, çıkmış. Halbuki bu görüşü yıktım ve buyurun dedim yapıtımda. 213-243 arasındaki sayfaları toplumla ilgili şiirlere ve açıklamalarına ayırdım. Hadi saygıdeğer yazar bu gerçeğe gözlerini kapadı. Eski kuralı olsun savunsaydı ya bari! Tek sözü yok, bu noktada da. Benimle birlik, ya da birlik olmayan gözlerini, biraz da insafsızlığın baskısı ile iyice kapatmış. Halbuki ben böyle değerli ve iki yıl beni incelemiş bir eleştirici ile karşılaşmanın sevinci içinde, “yolum yanlış mı?” “Yanlışsa neden?” diye meraklanmaz mıyım? Faydalanmak istemiz miyim kendisinden?
Kitabımda adlarını da bildirerek demiştim ki: “Günümüze değin gelen tüm dîvan şiiri araştırmacıları, hep belli şiir örneklerini birbirlerinden apardılar. Muallim Naci‘de, Hârâbat’ta, Fuat Köprülü, Gölpınarlı ve daha pek çoklarında gördüğümüz metinler, birbirlerini yineleme havası içinde.
Halbuki çöp tenekesine dökülecek bir sürü sevimsiz örnekleri yanında hâlâ bir gömü olan dîvan şiirimize ve doğrudan doğruya yüzü aşkın ozanın dîvanlarına eğilerek bulabildiğim yeni örnekleri çıkardım. İki yıllık incelemesinde, Sayın Deligönül beni ne benimsiyor, ne de reddediyor.
Bu satırların naçiz yazarı, “Klasik Dîvan Şiirimiz”de eski araştırmacıların içtenliksizliklerini belirtmişti. Onların devir değiştikçe esen rüzgâra göre fetva verişlerini belgeleyerek kanıtlamıştı. Sayın yazar, beni küçülterek hafife alıyor, benim bu konudaki görüşümü iletiyor, iyi ama haklı mıyım? Haksız mıyım? yine tek laf yok. Görüşlerim eleştiri masasına yatırılmak isteniyor, ne var ki doktor ellerini oğuşturmuş, hareketsiz durmada. Bu nasıl iki yıllık incelem bilmem! Hadi hareketsiz doktor için bir kusur bulmayalım, ama kendisinden boşuna ışık ve umut bekleyen hastaya yazık değil mi canım?
Yine kitabımızla, ilk kez bir sav ortaya atıldı:
Dîvan şiiri; icad edilmiş, yalana dayalı bir ıztırap edebiyatıdır. Hemen hepsi mutlu ozanlarımız, geleneksel olarak yaratılmış üzgülerin hayaline dayanırlar, bunu kanıtlamışız. Ne yazık ki değerlendiricimiz, bize üç sıfır veren yazısında, bu noktaya da gözlerini kapamış. Biz, ilk kez, dîvan şiirinin neden batılı anlamda klâsik bir edebiyat olduğunu savunduk. Onu kurallarına edebî sanatlarına, mazmunlarına boğularak inceleme yerine, yeni yöntemler getirdik. Biçimsel yanının neden yıkıldığını anlattık. Kısaca kuralcılığa karşı çıktık. Çünkü edebiyata yalnız dîvan şiirinden gelmiyorduk ki!.. Şiir eleştirilerinden, doğu batı şiirine eğilmeden geliyorduk. Sayın yazar, yaşı ve başı ile benden daha ileride olması gereken yazar, bir kuraldır tutturmuş, kuralları bırakarak dîvan şiiri incelenemez diyor ve yasaklar koyuyor. Biz o kuralların tümünü, bilerek kırdık ve eski şiirimizi, kuralların batağı dışında kalmış sevimlilikleriyle, insancı yanlarıyla sevdirmeğe çalıştık.
Fransızlar, Racine‘in 105. baskısını yaydılar. Hangisi tiyatroda üç birlik görüşü açısından ele aldı araştırmalarını? Hiç biri! Üzerinden yüz yıllar akıp geçtikten sonra dünya anlamıştır ki Racine‘in yıkılan yanı kurallarıdır. Ayakta kalan yanı ise insancı kalabilmiş olan gerçek şiirleri..
Yıktığımız kurallara karşılık yeni getirdiğimiz bunca yöntemleri görmezlikten gelen, ya da bu gerçeklere miyop davranan Deligönül, bir de üstelik demez mi? “Kitabın göze çarpan ilk özelliği, genel olarak billi bir yöntemden, hatta düzenden yoksun oluşudur.”
İşte bu noktada, yalnız bu noktada bir yöntemsizliğimizi yakaladığını bildiriyor Sayın yazar: “Söz gelemi, kimi kez önce asıl metin, sonra çeviri verilmiş, kimi kez bunun tersi yapılmış. Kimi teminlerin ölçüleri verilmiş, kimilerinki verilmemiş. Metinlerden bir bölümünün çevirisi yapılmış, bir bölümünse, yalnız yabancı sözcüklerinin karşılıkları verilmekle yetinilmiştir. Ayrıca bunlardan hiç biri yapılmaksızın verilen metinler de vardır. Çeviriler kimi kez koşuk düzeninde, kimi kez de düz yazı biçiminde yapılmıştır.”
Bu eleştiri doğrudur ama, bunu böyle yapmakta bir amacımız vardı: İşi tek düzelikten kurtarmak için bazı kez asıl metni, kimi kez de çeviriyi önde verdik. Günümüz diline yakın denecek kadar katkısız olanlarını çevirisiz sunduk. Bir kaç yabancı sözcükle anlaşılabilecek olanların da yalnız yabancı sözcüklerin karşılıkları o an Türkçelerini belirterek yetindik.
Pek çoğunun aruz kalıplarını sunduğumuz metinlerin çok rahat okunur olan bazılarında da bu ölçüleri göstermeğe gerek görmedik. Kimilerini koşuk düzenine çevirdiğimiz görüşünde ise sayın yazar, her halde bir yanıltıya düşmüş. Çünkü biz koşuk düzeninde çeviri yapmış değiliz.
Dîvan şiirini çevirmede amaç bu olmalı ama, bizi aşan bu işi gerçek uzmanlarına bırakarak düz yazıyı yeğledik. Tümcelerin dizilişi her halde Deligönül arkadaşımızı şaşırtmış olmalı.
Değerli yazarın zahmete girdiği bir yön var: Elinde cımbız, çevirilerimizdeki bazı sözcükleri doğru çevirmediğimizi kanıtlamaya çalışmış. Verdiği bir kaç örneğe, biz de başka örnekler katarak onu haklı çıkarabiliriz. Ne var ki önsözümüzde belirttik: Biz şiir çeviriyoruz. Çeviride biraz serbest olmanın gereğine inanıyoruz. Fars edebiyatından bu yolla yaptığımız çevirmelerde de ilkemiz tıpkısıydı: “Ozan Türkçe söyleseydi bu dizeyi nasıl söylerdi?”
Bu yolu, dîvan ozanları için de denedik. Sayın değerlendirici, Halet Efendi‘den alınan bir gazeldeki Çin-i cebîn’i, “alın kırışıklığı” olarak düzeltmeğe çalışıyoruz. Cebîn’in alın anlamına geldiğini adama lisede öğretirler. Bunun için Farsça, Arapça bilmeğe de gerek yok. İyi ama, “ömrüm, sevgilim, nedir bu alın kırışıklığına sebep?” mi demeliydim? Şiir sanatından biraz nasibi olan, bu sözün, bugünkü karşılığı olarak “Kaş çatıklığı” kavramını düşünür. Sevgilinin alnı çatılmıyor artık, kaşı çatılıyor.
Yazar, bizim, sevgiliyi, kız olarak çevirişimize karşı da anlayışlı değil İlle de berberde tıraş olan sevgilinin cinsel kişiliğini belirtelim istiyor. Neden? Biz bilmiyor muyu bunu? Başta padişahlar, tüm ozanlanların erkek çocuklarına seslendiklerini? Ama kimi kez bu sevgili, kız da olur, hatta kimi kez de bir ucu Allah’a kadar giden aşk yolunda, anlamsal, hayalî bir sevgili olur. Eğer yüzü kızarmadan dinlemeye katlanımı varsa, Kânî‘den, Hevâî‘den, Enderûnî Vâsıf‘tan, erkek sevgililer için yazılmış en rezil şiirleri özel bir celsede kendisine okuyabiliriz.
Önsözümüzdeki çeviri ilkemizi lütfen okusun. Şardağ, güzellik alıp satıyor, çirkinle işi yok!
Yine bu tür çevirilerimizde işi mazmunlara boğmamaya çalıştık. Tasavvufun derin anlamlarına inerek “tahtında müstetir hüve” aramaya da koyulmadık. Bu yollara sapmadır ki, bu çirkin kurallardır ki, dîvan şiirimizden bıkkıntı getirmiş, onu, biçimsel ve simgesel yanlarıyla öldürmüştür. Hem her çeviride kesinlikle mecaz, tasavvuf aramak da pek doğru olmasa gerek. Çoğu zaman bundan dîvan ozanları da yakınmışlardır. Şair Emrî‘nin sızlanışı anlamlı değil mi?
“Sûfî mecaz anladı, yâre muhabbetim,
Alemde kimse bilmedi, gitti, hakikatim.”
Saygıdeğer yazar, Fuzuli‘den aldığımız şiirin, “Ab-ı rûy-i aşkı pâmâl eylemektir göz göre” dizesinde de bir yanlışlık bulur. Neden “Ab-ı rûy” tamlamasını “yüz suyu” olarak çevirmedim diye. Yazarımız ona yakın Farsça çevirimizden belki de habersiz. Tanımıyor da bizi. “Ab” ile “rû”nun anlamını bilmeyişimize olanak var mı? Ne var ki ozan, ikinci dizede, “Düşmanın kör olsun da ağlamasın” diyor. Ağlamayı bile düşmanına bırakmayacak kadar gönüllü bir üzgü bencili. İşte biz “rû”nun yüz olduğunu bildiğimiz halde, “Ab”taki suyu, ikinci dizedeki “ağlama”yı ve “ozan bugün söyleseydi, nasıl söylerdi.” Görüşünü dikkate alarak ve çeviri ilkemize de bağlı kalarak çevirdik şiiri. Yanlış diye gösterilen öteki örnekleri de şiir çevirisi ilkemizin ışığı altında yeniden okurlarsa, umarım yanlış aramak için yapıldığını sandıran eleştirilerinde biraz daha insaflı olabilirler.
Yazar bir yerde de, bizim kaside biçimi dışında yazılmış bir şiire münâcât deyişimize dokunmaktadır ki bu noktada bir haklılık bulmam. Çünkü dîvan edebiyatında kasîde biçiminde yazılmamış nice şiirler vardır ki ruhu münâcâttır. Zaman zaman ozanlar bu yola da başvururlar. Ufak bir araştırma, kendisine bu doğruyu belletmiş olur.
Değerli yazarımız, Nedim‘in bir şiirindeki huy’la, hoy sözcüğünü karıştırdığıma işaret ediyor. Bu noktada haklıdır. Dalgınlığıma gelmiş. Farsçada “huy” da, “hoy” da tıpkısı yazılır. Yalnızca okunurken, ter anlamına gelen “hoy”daki “yav”ı -ki Araplar, “vâv-ı muaddel” derler- “ı” sesini çıkaran bir “ve” ile okunur bunu atlamışım. Yanıltımı düzeltmiş olan yazara teşekkür ederim.
Ne var ki yazarımız, bir noktada çizmeden biraz yukarı çıkarak bizim yirmi yıldır bir Batı, iki Doğu dilinden okuduğumuz, hakkında kitaplar yazdığımız İslâm dininin gerçeği ile ilgili bilgimize de takılmış. Hazret-i Muhammed’in lâik anlayışı Kur’ân’ın getirdiği büyük laisizmden habersiz, anayasada tanımlamasını bulmuş olan lâiklik tanımını bize yinelemeye kalkıyor. Yüce İslâm dinini ve Kur’ân yorumunu; yediyüz yıldır saptırmaya çalışanlardan korumaya çalışmamızı ve verdiğimiz yapıtları belki de biliyor. İslâm dininde olduğu gibi, dîvan edebiyatında da sanatı ve gerçekleri körelten değişmez kuralcılıkların, çirkin yorumculukların dışına ve üstüne çıkmaya çalışıyoruz. Kitapla konuşuyoruz. Kitapla yanıt beklemek hakkımız değil mi?
Julien Benda, “Fransız edebiyatı” adlı büyük kitabını yazdığı zaman eski kuralları yıkan, bu adama saldırmayan kalmadı. Ama ortalık süt liman olunca, sıkı bir dönemin silindiri, saldırganların üzerinden geçince Benda‘nın yeni getirdiği yöntemle görülür oldu Fransız edebiyatı. Türkiye’de dîvan şiiri gibi, klâsik halk şiiri de, Cumhuriyet’ten sonraki şiir de yansız, yinelenip duran kurallardan ve tanıtmalardan kendini sıyırmış araştırmacılarını ve değerlendirmelerini bekliyor.
(1) “Aç Besmeleyle, iç suyu, Han Ahmed’e eyle dua.”
Şardağ, R. (1980, Aralık 1). Klasik Divan Şiirimiz İçin Yazanlar.Varlık, 879: 14-15.

