Şardağ’ın yaşamı görmeye elvermese bile, katkısız ve zengin dilimiz, gelecek kuşaklara tüm arınmışlığı ile mutluluk verecek…
RÜŞTÜ ŞARDAĞ

Başlangıçta değerli bilgin, rahmetli Ahmet Cevat Emre ile Kurumun Türkçe, Dilbilgisi kolunda bir süre çalışmıştım. Bugün üyeleri arasında değilim. Yaşamım boyunca, yazılı ya da sözlü olarak, “Bana şu olanağı tanıyın” diye resmi, yarı resmi ve özel kuruluşlardan dilekte bulunmadığım halde, sonradan bazı dostların sürekli etkileriyle üye olmak için yeniden başvurdum. Üyeliğim, çoğunlukla istenmedi. Bundan böyle de dünya bir yana, Dil Kurumu üyeliği bir yana. Dil Kurumu üyeliğini benimsemem ve girme dileğinde bulunmam. Bu noktayı vurguladıktan sonra asıl konuya gelelim: “Ben üye değilim, ya da olmam” diye, hatta üyeliğim bir zamanlar istenmemişti, diye, Atatürk’ün oluşturduğu kurumun taşlanılmasına, her hükümet değişiminde, hatta bir hükümet içindeki Milli Eğitim, ya da Kültür Bakanı’nın değişmesinde hırpalanmak istenmesine göz yumamam.
Türk Dil Kurumu, Hind tabusu değildir elbet. O da eleştirilir, ama saldıranların çoğunda temel itiliş nedeni siyasal tutuculuk, ya da çekemezlik duygusu olunca bir kaç söz söylemeden geçmek olamazdı. Hadi, “düşmanlıklarının kaynağı” demeyelim, ama Dil Kurumu’na karşı olmalarının nedeni nedir? Sanımızca bunları şöyle sıralayabilirim:
1- “Türk Dil Kurumu, bilimsel çalışmadan yoksundur.”
2- “Türk dilini zorlayarak uydurma sözcükler ortaya atmaktadır; ırkçıdır.”
3. “Hiç bir dil, başka dillerden alıp benimsediği sözcüklere kapısını kapamaz. Ulusun tümüne mal olmuş yabancı kaynaklı sözcükleri ortadan kaldırıp iki ayrı kuşağı birbiriyle bağlantısız kılmaya da hakkımız yoktur.”
Hemen söyleyelim ki birinci suçlama yersiz ve haksız. Çünkü Kurum, başlangıç yıllarında ünlü edebiyatçı ve dilci İbrahim Necmi Dilmen, tanınmış araştırmacı ve dilci Besim Atalay, dilbilgisi ustası Ahmet Cevat Emre, dünyaca tanınmış dil uzmanı, A. Dilaçar, uygur dilinde ve Türk dil bilgisi ve fonetiğinde uzman Profesör Tahsin Banguoğlu, Profesör İsmail Hakkı Baltacıoğlu gibi, yeterlikleri tartışma kabul etmez ustaların elinde yola çıktı. Zamanla, bunlar arasına Ömer Asım Aksoy, Hasan Reşit Tankut gibi, dil alanında yetişmiş ve derinleşmiş, ad başları “Prof.”suz değerler de katıldı. Söz gelimi bir Ömer Asım Aksoy‘u düşünün: Bu profsuz bilgin, Türk diline, en az yarım yüzyılını verdi. Kendisine sataşanların boyu kadar, araştırma ve yapıt yayınladı. O ve onun gibileri bilgin saymamak için en azından etiket düşkünü olmak, gerçek bilgiyi kesinlikle bir diploma içinde aramak gerekir.
Uydurma Sözcük ve Irkçılık Suçlaması
Bilen bilir, siyasal alanda olduğu kadar sanat ve düşün alanında da ırkçılığın nasıl karşısında olduğumu, kırk yılı aşkın yazı hayatım kanıtlar bunu. Ne yalan söyleyeyim, Kurum’un, dilimize, Fars ve Arap dillerinden geçmiş yabancı sözcükleri, kendi sözcüklerimizle değiştirme çabasına, “ırkçılık” damgasını yapıştırmada bir anlam bulamadım.
Batıda; Fransız, Rumen, İtalyan ve İspanyol dillerinin, Hind Avrupa dilleri kaynağından koptuktan sonra Latin asıllı diller içinde kümelendikleri bir gerçek. Bu nedenle onların dillerinde, Latin kökenli pek çok sözcüğün ortaklaşa yer alması doğal sayılır.
Türkçemiz, ne Sami kökenli, Arapça ile, ne de Hind-Avrupa kökenli Farsça ile tıpkısı yapıdadır. Dünya dil literatüründe Ural-Altay kolunun Turan dilleri kümesindendir. Niteliksel değil, sayısal dil yapısına sahiptir. Böyle olunca dilbilgisi ve fonetik yapı bakımından apayrı karakterdeki Arap ve Fars dillerinden bizim dilimize geçmiş yabancı sözcükleri arıtmak, Dil Kurumu’nun ırkçılık değil, dilcilik uğraşlarındandır. Eğer Kurum, yıllar süren çalışmaları içinde Farsça ve Arapça’dan geçme pek çok sözcüğü, kendi sözcülerimizle değiştirmeseydi bu iki dilin ve eski Osmanlıca’nın uzmanları dışında hiç kimse, -fonetik yapısı çok başka olan bu yabancı sözcükleri, kafa göz yarmadan söyleyemezdi. Uzağa gitmeğe ne hacet! Her akşam dinlediğimiz TRT haber bültenlerinde, yıllardır devrilen çamları üzülerek izliyoruz. İran ve Arap devlet adamlarının adları, sunucularımızın dillerinde tersine çevrilmiş giysiler gibi sırıtmaktadır.
12 Eylül hareketinden önceki dönemde bir topluluğun andığı ve oluşturduğu Ahî Evren töreninde hem Kültür Bakanı, hem sunucular, hem de genç uzmanlar Arapça’da kardeş anlamına gelen sözcüğün “A”sının kısa, “hî”sini de uzatarak okuyacakları, yani “Ahî” diyecekleri yerde, “A” harfini de uzatarak “Âhî” deyip çıktılar ve gülünç oldular. Bunun günahı, yalnız onların iyi araştırmaya girişmemelerinden değil, biraz da nerede, hangi hecenin uzun okunacağını bilemeyişlerindendir. Dilimiz bu sözcüklerden arındıkça böylesi çamlar da devrilmemiş olur ve fonetiğimiz ters düşen sözcüklerle gülünç durumlara düşmeyiz.
Nerede Kaldı Ki
Evet, nerede kaldı ki aydınlarımızı ve halkımızın bir bölümünü uzun yüzyıllar etkilemiş olan İranlılar, her geçen gün, dillerinden bir kaç Arapça sözcüğü atarak yerine, en eski Farsçadan sözcükler yerleştiriyorlar. 1959’da “Güzel Sanatlar” karşılığı, Arapça olarak “Sanâyi-e Moztazrife” diyorlardı. Altı yıl sonra gittiğim İran’da bunun yerini “Honerhâ-ye Zîbâ”nın aldığını gördüm. Günlük yaşamda geçen pek çok Arapça sözcüğün de peşpeşe, Farsçalarıyla yer değiştirdiğine tanık oldum.
Şu ya da bu nedenle Dil Kurum çalışmalarından uzak kalmış olan Sayın Banguoğlu‘yu siper alan bir grup, “Seminer”, “Vakıf” gürültüleri arasında Dil Kurumu’nu ve onun çalışmalarını küçülten, kınayan bir toplantı yapmış, bu savları orada ortaya atmışlardır. Daha doğrusu, bilim adına pişirilmek istenen bu çirkin aş orada hazırlanmış. Vasfi Rıza Zobu ile Yıldız ve Şükran Güngör gibi tiyatroda yüzümüzün akı olan sanatçılarımız da bu topluluğun tuzu biberi. “Bilimsel dil semineri” bunun adı.
Uydurmacılık Yok
Kurum’un ortaya attığı yeni sözcükleri, “uydurma” olarak nitelemek, bu konuda kafa yormamaktan doğmaktadır. Oysa ki Kurum sayesinde güzelim yeni sözcükleri isteye, istemeye kullanır olduk. Hem uydurma diye damgaladığımız bu yeni sözlerin çoğunluğu, çok eskilerde de kullanılmıştır. Bundan habersiz olmak doğru mu? Başlangıcında yadırgadığımız “esen” sözcüğünü halk ve dîvan ozanlarımızın çoğunda görürüz.
“Yunus sen dinyadan usan
Ya ne gezersin, sağ, esen?” diyen Yunus da mı uydurmacıdır?
Geçmiş yüzyıllarda Farsça öğretmek sevgisi ve İran etkisiyle yazılmış yüzden çok Farsça-Türkçe, Arapça-Türkçe sözlüğü inceledim. Gözümden kaçmayan nice Türkçe sözcükler saptadım ki Dil Kurumu bunları ortaya attığı zaman ne gürültü koparılmıştı, ne tepkiler gösterilmişti! Arapça-Türkçe yazarı Feriştahoğlu Abdüllatif, “sabin” karşılığı “güzel” yanında, “gökçekti” de kullanmış. Edebiyata “gökçe” yazın diyen Kurum’a çatmada şimdi nasıl bir anlam bulabilirsiniz?
Süleyman Nazif merhum da “ci, cı” takılarıyla yapılan, hem isim, hem de sanat olarak kullanılabilen sözcüklerle alay etmişti. Bu küçümseme ve çullanma, “uydurmacılık” diye Dil Kurumu için de yinelendi. Ya Süleymaniye Kitaplığı’nda, 5239’la sayılanmış olan Farsça-Türkçe yazmada, iki yüzyıl önce, “kimyager” karşılığı, “kimyacı” gösterilmişse, suçlayıcılar üzülmeyecekler mi? Nûr-i Osmaniyye Kütüphanesi’nde, 4888’le sayılanmış Vesile-tel Makaasıd ilâ Ahsan-al Merâsıd” sözlüğünde, “tecrübe” karşılığı “deneyim” kullanılmışsa, yine uydurmacılıkla mı suçlayacağız Kurum’u? Ayasofya kitaplığında yüzlerce yıl önce 113’le sayılanmış yazma sözlükte, “yontmak” ve “yontu” kullanılmışsa hâlâ Kurum’u uydurmacılıkla suçlayabilecek miyiz?
Muğlalı Şahidi Dede‘nin “Cevâhir-i Kelimât”ını okuyun, “şahit” yerine “tanık” orada; “ufuk” yerine, “gök ucu”, “akıl” yerine “us” orada, “imtihan” yerine “sınama”, “erzak” yerine “yeygi”, “mümeyyiz” yerine “ayıran”, “ayırtman” orada, “kisve” yerine üç yüzyıl önce “giyecek”, hatta “halife, sultan” karşılığı “ulu bey” de orada. Hani “sanatçı”, Dil Kurumu’nun uydurmasıydı?
Süleymaniye Kütüphanesi’ne Ragıp Paşa’dan gelme A-1450 ile sayılanmış “Lugat-ı Arabiyye Farisiyye ve Türkiyye”yi açın. Kitabın yazarı olan Vekaari, sözünde “yahut sanatçıların adları” diyerek Dil Kurumu’na destek olmuş ve böylece onu uydurmacılıkla suçlayanları iyice utandırmıştır. Başka amaçlarla araştırdığımız bu sözlüklerde rastlantı olarak gözlerimize çarpan türkçe sözcüklere, dîvan ozanlarında, uyak bulabilme zorunluğu ile de bol bol rastladık.
Kurum’a yapılan üçüncü suçlama noktası, ulusun tümüne mal olmuş sözcüklerin dilden sökülüp atılamayacağıdır. Burada biraz durmak, işin hakçasını ortaya koymak zorundayız elbet. Gerçekten Türk dilinde 40 milyona mal olmuş sözcükleri söküp atmayı ben de zorunlu bulmam. “Kızım geceleri hayal görüyo” diye doktora yakınan bir köylü kardeşimizi, “kızım geceleri imge görüyo” diye zorlamaya gerek görmem. Bunun gibi, kırk milyon, “köy kâtibi Mehmet Efendi”den anlar da “köy genel yazmanından, otuz yıldır kaçıyor, anlamaya yanaşmıyor. Bunun gibi, yurtsuzluk”la, “vatansızlık” tıpkısı şey değildir ama ben Türk Dil Kurumu’nun bu yoldaki çalışmalarını engellemeyi, kısıtlamayı düşünmem.
Gerçi İranlılar bizi de aşmış durumdalar. On yıldan bu yana “vatan”ı kaldırıp “mîhen”i almışlar. Zati Kurum’un bu sözcükleri kullanmada kimseyi zorladığı yok. Ama “yeni sözcükleri kullanma” diye de kimse zorlayamaz onu. Akıllı uslu yazarlar, ozanlar, halka mal olması uzak bir olasılık taşıyan sözcüklere el sürmüyorlar. Okuyun Dağlarca‘yı, Cahit Külebi‘yi, Attilâ İlhan‘ı, Cemal Süreya‘yı, Mehmet Salihoğlu‘yu… Dikkatle okuyun! Her önerilen sözcüğü mostralık gibi dizelerinin göze batan yerlerine kondurmuyorlar. Ama Dil Kurumu ne yapsın? “Zorla kullanın” demediği gibi, “sakın kullanmayın” diye de güvenlik görevi yapamaz ya! Dinsel hukuka dayanan eski Mecelle’nin güzel bir tümcesi vardı: “İnsan, hasenatı, seyyiâtına faik olan mahlûka denir.” “İyi yanları kötülüklerine üstün olan yaratığa insan denir” demektir bu. Türk Dil Kurumu’nun, kendisine sataşanların aile boylarını aşan araştırmalarını bir yana bırakın, dilimize sevdirip kazandırdığı yeni sözcükler az mı? Uydurmacı diye ona sataşanlar bile az da olsa, istemeden de olsa dillerinde, gazetelerinde onlara yer vermekten kaçınamıyorlar. Şöyle bir düşünelim ve en az kırk yıldan bu yana Türk diline katındırılan sözcüklere göz atalım: “Olay, tutum, durum, yan, açı, kanı, neden, kurum, eğitim, uğraş, bilim, düşün, köken, sunucu, uzman, etki, tepki, sözcük, tanık, yargı, kent, havacı, bellek, kavram, çözüm, gerişim, öneri, kent, üye, vurgulamak, başkan, konu, saptamak, eleştiri, yoksun, giysi, açıklama, yalın, soyut, somut, çizi, gösterge, çizelge, yasa, yöntem, yönetim, beceri, süre, tuğbay, albay, yarbay, tüm, tüzel, özel, tarım, içişleri, dışişleri, savunma..”
Daha yüzlerce sözcük, her yeni günle, ya da yılla birlikte sevildikçe, ısınıldıkça dilimize ışıklı kır çiçekleri gibi doluşacak. Şardağ’ın yaşamı görmeye elvermese bile, katkısız ve zengin dilimiz, gelecek kuşaklara tüm arınmışlığı ile mutluluk verecek. Çirkin engellemelere karşın.. Buna yürekten inanıyorum.
Şardağ, R. (1981, Mart 1). Türk Dil Kurumu Düşmanlığı. Varlık, 882: 13.

