Şardağ’ın Hayyam Çevirisi

Sabahattin Teoman

Önümde “Ömer Hayyam’ın Rubaileri” adlı bir kitapçık var. Dil üstüne boşaltılıp bir-kaç yudum su ile yutulacak ilâç tozu paketçikleri kadar ufak bir kitap. Unuttuğumuz bir temiz baskı ile, kişiye ilkin yeme isteği veren kaymak içi aklığında bir kâğıda basılmış. 

Hayyam‘ın, bu, yere düşüp binbir parçaya bölünmüş ayna gibi, her parçasında ayrı bir düşün, ayrı duygu, ayrı bir dünya yansıtan ulu kişiyi, güzel bir Türkçe içinde bir kez daha dinlemek elbette çok sevinilecek bir şey. Bir yandan Hayyam için, öte yandan Türkçe için. Ama kim ne derse desin benim bir başka sevincim daha var: Rüştü Şardağ‘ın sesinin yeniden duyma sevinci. 

Beş on yıl önce bizim kuşağın, “tiryakilik”ler yaratan tatlarındandı Rüştü Şardağ. Belli-başlı aydın dergilerde, günlüklerde onun yazılarının çıktığı günler, radyonun, onun içli, bir yeri biraz kırık, derin, duygulu sesi ile dolu muidleri [yardımcıları] onu severek izleyenlerin uslarına, yüreklerine bir şeyler eklenen, biraz büyüdüklerini duydukları zamanlardı. Rüştü Şardağ, o yetmiş-beş yılda bir güneş topluluğu içinden geçen gelin yıldız, Halley kuyruklu yıldızı gibi o yıllarda bize bütün aydınlığı ile yaklaştı, gözlerimizi kamaştırdı, yavaş yavaş uzaklaştı. Divan ozanlarımızdan bugünkü türkçemize döktüğü şiirler, “Bahçemde safa hükmediyorken..” gibi İstanbul akşamlarının kuytu, dumanlı, serin acılarını, sevinçlerini yansıtan şarkılar onun aydınlık eteklerinin son hışırtıları olmuştur. 

Ege Üniversitesi Matbaası
1960

“Hayyam’ın Rubaileri” üzerindeki konuşmalarımız beni sevinçlerin en büyüklerinden birine kavuşturdu. Şardağ, gökteki büyük yuvarlağını tamamlamış, eskisinden çok daha aydınlık, çok daha dolu, yeniden havamıza giriyor. Dört buçuk yıllık yıpratıcı bir çalışmanın, didinmenin, aramanın, tozlu kitaplık raflarında, fihristlerinde renk değiştirerek çırpınmanın ilk büyük verimi, “Ömer Hayyam’ın Rubaileri” olmuştur. 

Bunu batı ve doğu dillerinden yaptığı öteki büyük çeviriler kovalayacak. Bu arada asıl sevindirici davranışı, yakında Ankara’ya yerleşerek gene eskisi gibi en aydın dergilerimizde, günlüklerimizde kendi düşün, beğeni ürünlerini, yazılarını yayınlaması olacaktır. 

Gözlerimizden, kulaklarımızdan uzak kaldığı yıllar Şardağ‘ın köpüğünü sıyırıp atmış. İncelmiş, renkli, eskisinden çok daha genç, ama her zamanki gibi gülüşü, düşünüşü, susuşu ölçülü, hepsinden daha belirlisi alabildiğine sağlıklı bir Rüştü Şardağ aramıza yeniden katılıyor. Şardağ‘a “Hoş geldin” demek yüreğime büyük dileklere kavuşmuş kişilerin uçarılığını dolduruyor. 

*

Şimdi gelin biraz da “Hayyam’ın Rubaileri”nin yeni çevirisini karıştıralım. Kitapta 253 tane rubai çevirisi var. Kitabın önsözünde Şardağ‘ın dediği gibi İran kaynaklarında Hayyam rubailerinin sayısı 500’e kadar çıkıyor. Ama bunlar gerçek Hayyam düşünmesine vurulunca hepsinin onun olmadığı anlaşılabiliyor. İngiliz dilinde Hayyam‘ı yaratan ve yaşatan Fitz Gerald, 101 rubai ile yetinmiştir. Fransız Arthur Guy 335 Hayyam rubaisi çevirmiştir. Şardağ, inanılır Fars tezkirelerini “Hayyam düşüncesi” ölçüsü ile gözden geçirerek ortalama sayıda bir rubai demeti yapmıştır. Yanılmalar kendisinden çok kaynaklarınındır. 

Rüştü Şardağ

Yazımın başında Hayyam rubailerinin Şardağ çevirisini bir yudumluk ilâç tozu paketi gibi küçük bir kitap olarak andım ama bu kitapçık öyle bir solukta okunup bir yana bırakılacak türden değil. Bu dörder mısralık şiirlerin sesinden çok dediğini dinlemek, anlamak zorundasınız. Her biri bir başka düşünceyi usumuza, yüreğimize yerleştirmek istiyor. Bu yüzden rubaileri yavaş yavaş, sindire sindire okumak gerekiyor. Bu durum kitabın, okuyucu sayısını azaltacak, bir niteliğidir. Günümüzün kişisi kendini bu türlü sıkıntılara sokmuyor, usu ve yüreği için kolay tadlar arıyor. Düşün ve şiir kitapları yazanlar, çevirenler bu durumu önceden bilecek, bu sonuçtan üzülmeyecektir. 

Kitaptaki şiircikler çoğunlukla güzel; çevirmen’in dört buçuk yıl gecesini gündüzüne katarak, yeme-içme saatlarını unutarak, kimi zaman, onu bu yorgunluğu içinde biraz oyalamak, sağlığını korumak için çevresinde dolaşanları bilmeden üzerek, inciterek harcadığı emeği apaçık gösteriyor. Bir kaçını anmadan geçemeyeceğim:

Tan rüzgârı esmiş geçmiş gül etekten
Bülbül gene tutkun, hem iç çekerekten
Bir gül dalı bul, yaslan, sonra düşün dost,
Sönmüş göreceksin gül bir sabah erken. 

Gel be çömlekçi, sakın, fiskelerinden
Ne çıkar insanı tahkir ile, kinden?
Biliyorsun ki, o kil meydana gelmiş
Feridun parmağı, Keyhusrev elinden.

Tenden çıkagörsün, hele bir kere bu can
Dostlar bizi tuğlayla kaparlar o zaman
Bir gün de bizim toprağımız tuğla olur
Örter nice bir başka mezar, dostum uyan!

Nefsimle savaştan, gece gündüz yeniğim
Ettiklerimin hep için şüpheliyim
Sen belki acır, belki bağışlarsın ama, 
Ya işlediğim şeyden utancım nideyim?

Her gün, diyorum, etmeliyim içmeğe tövbe
Cam içre dolup taşmış olan badeye tövbe
Lâkin bakarım, her yana gül mevsimi gelmiş
Tanrım, edeyim bari derim, tövbeye tövbe.

Ben gelişi güzel birkaç tanesini yazıma aktarmakla yetindim. Siz kitapta sayısız, bunlardan da güzel şiirler bulacaksınız, okuyuverin. 

Kitaptaki şiirlerin çoğunlukla güzel olduğunu söyledim. Bu şiircikler çoğunlukla asıllarına da uygun mudur? Doğru çevrilmişler midir? Bu soruya ben ne evet ne hayır diyecek durumdayım. Fakat bilmiyorum. Bu çevirilerdeki tutumunu Rüştü Şardağ‘dan sordum. Rubailerin asıllarındaki eda ve sesi de elinden geldiğince kaybetmemeğe çalışarak, ama daha çok anlamı çekirdek tutarak etkiyi vermeye çalışmış “Hayyam Türk olsaydı demek istediğini Türkçe nasıl söylerdi?” ölçüsüne göre yapmış bu çevirileri. Farsça’dan başka bildiği yabancı dil olan Fransız çevirmenin asıldan ne denli açıldığını izlemiş, bu yönden de uzun bir hazırlanmadan sonra işe girişmiş. 

Bir dilden başka bir dile bir “şiir” çevrileceğine bir türlü inandıramadım kendimi. Ben de şiir çevirileri yaptım, gene de yapıyorum, ama bunların yabancı şiirle bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Biçimin, sesin, deyişin, anlamla kaynaşmasından meydana gelen şiir başka dile “olduğu gibi” aktarılamaz. Bu dört öğenin karşılıklı durumlarında değişmeler olur, öğelerin her biri başka yeterlik ya da yetersizlik alır. Bu yüzden asılla çeviri şiir birbirinden apayrı iki şeydir. Bunlar taş çatlasa birbirlerinin tam benzeri olamaz. Bu bakıma Şardağ, Hayyam‘ın rubailerini çevirirken yapılabileceği yapmıştır. Kimse bunların aslına uygunluğunu yoklamağa kalkmamalı. Bunların birbirinden ayrı şeyler olduğunu biliyoruz; bu sonucu bize söylemesi büyük bir iş değildir. Hayyam düşüncesini, gerçeğini bize aktarabiliyor mu, buna bakılmalıdır, önemli olan budur. Bu davranışın en ünlüsü İngiliz çevirmen Fitz Gerald yapmıştır. Çevirdiği rubailerden 49 tanesi asıllarına oldukça benzeyen çevirilerdir. Geri kalan 52’si Hayyam rubailerinin etki ile yazılmış İngilizce şiirlerdir. Böyledir ama İngiliz Edebiyatı İngilizce Hayyam rubailerini bağrına basmış, onları en büyük, ölmez yapıtlarından biri saymıştır. Hiç bir yabancı dilde Hayyam rubaileri böyle benimsenmemiştir. 

Okurlarımızın pek çoğu bilirler ki “Rubai” İran Edebiyatı’nın yarattığı ya da en iyi işlediği nazım şekillerinden biridir. Belli 24 vezinle yazılır. “Mef’ulü” kökü ile başlayan 12 tanesine “Ahrep”, “Mef’ulün” kökü ile başlayan öteki 12’sine de “Ahrem” vezinler adı verilir. İran şairleri bir rubaide bu vezinlerden yalnız birinin kullanılmasını uygun bulurlar. Sonradan Fars şairlerinin de katıldığı bir anlayışla bir rubaide iki veznin birden kullanılması yoluna da gidilmiştir. Divan edebiyatımızda rubai yazan başlıca şairlerden Fuzuli, Nefi, Azmizade Haleti, Nedim, Nabi, Seyid Vehbi, İzzet Molla ve Ziya Paşa rubailerinde her iki vezni ayrı ayrı ya da birden kullanmışlardır. 

Bu kısa açıklamadan da hatırlanmış olacağı gibi rubai, belli vezinle yazılmış, yüksek bir düşünceyi kavrayan dört mısralık küçük bir manzumedir. Dört mısralık küçük bir manzumenin rubai olabilmesi her şeyden önce andığımız vezinlerle yazılmasına bağlıdır. Ömer Hayyam‘ın rubaileri Türkçeye çeşitli biçimlerle aktarılmıştır. Kimi çevirmenler düz yazı ile -nesirle-, kimisi hece vezni ile, kimisi de kolayına gelen ya da uygun bulduğu bir aruz kalıbı ile yetinmiştir. Rüştü Şardağ da bu sonuncular arasındadır. Rubai vezinleri daha çok Fars ve Arab dillerinin yapılarına göre döküldüğü için başka dillerde bu vezni kullanmak gerçekten güçtür. Ulu bir düşünceyi, ya da güzel bir duyguyu en küçük yapısı ile kavrama amacını güden rubai biçimi, bu vezinlerle; birbiri ardına iki kapalı, iki açık heceye göre kurulduğu için okunması kolay, içi dışına uygun bir ağırbaşlılık taşır. Şairlerimizin kendi yazdıkları rubailerde bu vezinleri ustalıkla kullandıkları görülür. Eskilerden Azmizade Haleti‘nin, yakın çağdan Yahya Kemal‘in rubailerinde olduğu gibi son yıllarda bugünkü dilimizle rubailer yazan biricik şairimiz üstad Cemal Yeşil‘dir. 1950 yılında “Rubailer” adlı güzel kitabında topladığı bu şiirlerde rubai vezinlerini şaşılacak bur ustalıkla kullanmıştır. Hayyam‘dan bir doğu diline çevrilecek rubailerin hiç olmazsa bir kesiminin rubai vezinleri ile aktarılması soluk ve ses yönünden çevirmen için oldukça güvenilir bir başarı yardımcısı olurdu, sanıyorum. İran’da Hayyam rubaileri için basılan “Altın Kitap”da yer alacak bu çevirilerin, divan edebiyatı disiplinlerine bağlı kişilerce bu yüzden “rubai” sayılmamasından korkulur. Bu yolda biricik savunma ve avunmamız, bu rubailerin batı dillerine aktarılışında da rubai vezni yerine o dillerin uygun bir nazım ölçüsünün kullanılmış oluşudur. Sayısız kelimesi dilimizde yaşayan Farsça’nın ulu bir anıtını bize taşırken dört buçuk yıllık büyük yorgunluğu içinde Şardağ bir de şu vezin çilesini çekmeğe katlansaydı öyle sanırım ki çok daha büyük olurdu. 

Hepsi Hayyam‘ın olsa bile bu 253 rubainin eksiksiz çevrilmesi gerekli mi idi? Alman Herman‘ın 1815’de, İngiliz Fitz Gerald‘ın 1859’da yaptıkları gibi, bunların içinden çevirmence en güzel sayılanlarını seçerek bunların çevirisi ile yetinmek daha yerinde olmaz mı idi? Bu davranış çevirmen’in çeviriler üstünde daha rahat bir zaman ölçüsü ile durmasını da sağlaması bakımından edebiyatımız için daha kazançlı olurdu sanıyorum. 

Şardağ‘ın çevirisinde dil genel olarak güzel. Ancak bazı kelimeleri, Hayyam‘ın ağırlığı içinde ben biraz yadırgadım, hafif buldum. Örneğin, “Fittim beni tuğla yapıp kullanmasına”, “Bu yarım tenden de fakat beziğim”, “Hatem sana dost olsa da boş ver”, “Gözlerinden mi aparmış o güzel?”, “Sen günahtan kurusun, ben de günahtan yana yaş”, “Amma pöh pöh, şu ekâbir beye bak” mısralarındaki; fit, bezik, boşver, aparmış, kuru, yaş, pöh pöh, ekâbir kelimeleri gibi. Bana öyle gelir ki Şardağ bu kelimeler yerine başkalarını kolaylıkla bulur ve Hayyam eda ve havasını gene de ve daha doğru olarak verebilirdi. 

Kitabı okuyup bitirdikten sonra kişi sevdiği şiirleri işaretlememişse yeniden bulup okuması güç oluyor. Fars metinlerinde olduğu gibi rubailer kafiye, ilk kelime ya da konu bakımından bölümlere ayrılmış, her birine bir de sayı verilerek kitabın sonuna bu bölüm ve sayılara göre bir fihrist konmuş olsaydı, okuyan için büyük bir kolaylık sağlanmış olurdu. Batı dillerindeki çevirilerde buna büyük önem verildiğini görüyoruz. 

Kısacası, “Hayyam’ın Rubaileri” Şardağ‘ın dili ile dilimize kazandırılmıştır.  Şardağ‘a da, dilimize de kutlu olsun. 


Teoman, S. (1961, Nisan 15). Şardağ’ın Hayyam Çevirisi. Varlık, 548: 7-8. 


Yorum bırakın