
(1925-2005)
Son çağ şiirinin, bizde batıdakinden daha çabuk ve daha kolay tutunmasının en büyük nedeni şu: Tartılı ve kesinlikle uyaklı olan eski şiirimizin geleneksel yapısına, ilk etken vuruşu Nazım Hikmet yapmıştı. Kendisinden sonra gelenlere, yeni için, büyük bir savaşım sorunu bırakmadı. Nazım‘ın, eski dizin düzeninin çökertirken toplumun büyük tepkisiyle karşılaşmadığı bir gerçek. En koyu hececilerden Orhan Seyfi ve Yusuf Ziya‘ların dostluklarını kazanıvermesinden de belliydi bu. Ancak onun bu başarısında; biçimini yıktığı geleneksel şiirimizin sesi ve musikisini emerek serbest tartılı şiirin hamuruna katması büyük pay taşır.
Orhan Veli ve Melih Cevdet‘in; topluma daha rahat yerleşmelerinde, Nazım‘ın sanat omuzdaşlığı ile kotardığı ortamın hakkı çoktur. Cahit Külebi, Ziya Osman Saba, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi değerlerin başı çektiği yepyeni şiir dünyamıza, bir ozan, Attilâ İlhan, çok dik ve çok ters düşen bir doğrultuda, yepyenilik içinde giriverdi. Nasıl olup da bu kadar çabuk, büyükler halkasına katıldı? Kalın çizgilerle herkeslerden ayırdığı sanat dünyasının benimsetti? Övülecek bir başarıdır bu!
Bambaşka bir ozan
Şiirde uyak’ın bırakıldığı bir dönemde, Attilâ İlhan, sanki onu yeniden getirdi. Nazım Hikmet‘ten sonra büsbütün unutulmuş olan musikiyi baş köşeye oturttu. Beşyüz yıl sürmüş Türk edebiyatı geleneğini, “Divan”lısı ve “Halk” lısı diye ayırmadan, yeniden süzdü; posasını atarak onlardaki altın söyleyişi emdi. Otuzbeş yıl öncelerindeki araştırmalarımızda, divan şiirimizin, artık tükenmiş ve dirilmemesiye ölmüş akımcılığına dokunmuştuk, ama insancı kalmış örneklerine de bir yandan dikkati çekmiştik. O günlerde bizi gericilikle suçlayanlar, bugün divan edebiyatını övmeye ve onun biçimciliğini kör bir taklitçilikle sürdürmeye çalışıyorlar. Attilâ; “Tutuklunun Günlüğü”nde, “Yasak Sevişmek”, “Böyle Bir Sevmek”te, divan taklitçiliğini de elinin tersiyle itmesini bilmiştir. Divan’daki sesi, lirizminin gizleyerek sızdıran kendi sesine karıştırmıştır. “Yasak Sevişmek”te, yaprak 98’de, “Bahriye kahvesinden ayrılış” gazeli, “Muammer Beyin Karanlığı”, “Karantinalı Despina” şiiri, son kitabı olan, “Böyle Bir Sevmek”te, 27. yaprakta başlayan, “Kavaklıdere Baladları” şiirlerinde, bunların en güzel örnekleri var. Büyük toplumcu görüşler, ihtilâl konuları, namuslu bir sosyalistin, yalancı sosyalist Rusya’yı, bir Türk ruhu ile süzüşü, insanlığın tüm rejimlerde değişmeyen sorunları, O’nda, ancak Attilâ İlhan‘a özgü bir kalemle şiirleşir.
“Otuz yıldır her gece bir başkasını kurşuna dizer,
Tabanca sıkılarak ensesine eski bolşeviklerin.
Salı, Zinovyev; Çarşamba, Radek; Perşembe, Buharin
Otuz yıldır, her gece, aynı mahkemede hüküm giyer.”
Attilâ İlhan yeni, Türk şiirinde kimseye benzemeyen söyleyişçiliğini de vurgular. İyi ama, bunu yapayım diye, bazı güçlü ozanlarımızın bile, son zamanlarda bilmece söyleme tekerlemeciliğine yuvarlandığını görüp duruyoruz. Yok, yok! O’nda bu hâl yok. O, çiçeği burnunda en yeni, ya da en ağızlara sakız olmuş sözcükleri, gönlünün neresinden kaynaklandığını bilmediğim sıcacık bir sıvı ile, hep yeni, ama hep bambaşka olarak sunar.
“Artık sonsuz” şiirinden bir örnek:
“Hızlı bir nabız yoklar elim;
Öpüştüklerim hırsızlama.
Çirkin bir ağızda dişlerim..
Bir bıçak değer dudağıma”
Anatol France‘ın; toplumu biraz da alaya alan bakışı… Attilâ‘nın iki canlı gözlerindeki süzücü, kıstırıcı bakışlarında bu hâl var. Ama kalbi, bu gözleri yalnız bırakmadığı içindir ki en yergisel ve hafifsi şiirleri bile insancıl sıcaklığını kaybetmez.
“Cenova” adlı hayalsi sevgilisiyle gelirken vapurda, “Sonbahar kaçakçılığı yapıyorsun” diye tutuklamışlar. Şu gülünçlü acıya, şu iğneli lirizme bakın:
“Ben varsam onunla varım,
Kanımız kontakt kırmızısı
Eş zamanlı vurur yüreğimiz
Bu kaçakçılığı ben tasarladım
Gemide saklayıp şarkımızı,
Karaya indim tertemiz.”
Nazım Hikmet‘i, yaşamında pek çok “Aceze”, izlemek istedi. Hepsi de silindi. Ama derinliğine kulak verirseniz, Attilâ‘da, Nazım‘ın sesi yaşıyor. Ne var ki çağdaş şiirle, halk şiiriyle, divan şiiriyle iç içe; Attilâ olarak:
“Öteki kapımdan gel, bunu açamazsın,
Eski gözlerinle gel, öldürmek vakti gel
Hanidir ben bu evde saklanıyorum
Adımı değiştirdim, başka bir adla yaşıyorum.
Gece gündüz siyah gözlük kullanıyorum
Öteki kapımdan gel, bunu açamazsın
Sabaha karşı gel, bütün gözlerinle gel.”
Rimbo; hocasına yazdığı mektupta o minik yaşına karşın, “Ozan” der, “Durmadan kendini iteleyen, hırçın ve savaşkanın biri olmalı.”
Türk edebiyatına Nazım Hikmet‘ten bu yana, bir kaç büyük ozan geldi. Fakat Attilâ gibi, eskileri, -üstünkörü değil- emerek okumuş, her zaman kendisini aşan ve durmadan insancıl bir yenilik içinde koşan bir ikincisi yok. Hatta bu hâl onu, bazen “paradoksçuluğa, zorlama dizelere kadar itiyor: “İşte si majör İzmir şehri”, “dişleri elektrik kırmızı” gibi…
Ama bu hâl, onun söyleyiş özgünlüğündeki üstünlüğünü engellemiyor. “Ben sana mecburum”da, yaprak 80’de ne diyor:
“Dört atlı Sarıgöl boğazına devrildiler
Rüzgârı burunlarıyla biçip
Arkalarına dökerek”

Hırçın, biraz yalnız, ama hep başkalık peşinde. Açıyorsunuz kitaplarını: Tarih var, ama “tarih”sizlik içinde, turizm, coğrafya, siyâset, ekonomi politika var; ama açıkça yakalayamazsınız dizeye, nasıl yerleşmiş olduklarını bulamazsınız Kısaca toplum var, ama “toplumculuk” oyunları dışında. Ozan; kalemini, ressam fırçası gibi kullanıyor. Divan edebiyatı, sosyalist devrimcilik, tarih, Türkiye, İspanya, Nairobi gibi ülke kentler rejim, Fuzuli, Nedim, Yunan yalınlığı, Yunus söyleyişi, Osmanlı tarihi, eski Boğaziçi kahveleri, Karl Marks diyalektiği.. Hepsini O’nda bulursunuz. Bütün bunların içinden de, amacı, bu konuları işlemek değil, bu konulardan şiir sızdırmak olanı Attilâ İlhan çıkar ortaya.
Kalemimi hatır, gönül hokkasına batırmadım hiç. Toplum savaşçılığına, ya da toplumculuk düşmanlığına dayalı bir eğilime bağlı olarak yazmadım. Gerçi değerlendiriciler, tarih içinde pek çok yanıltıya düştüler. Şu var ki, içtenliğimizden kimse kuşku duymaz sanırım.
Bir şiiriyle sonlayalım yazımızı. Kendisi, “Gazel” demiş ama, biçim, eski biçim değil. Divan şiirinden gelen bir sesi var, ama şiir, divan değil. Mütârekenin karanlık günlerinden söz etmiş, tarihsel bir ses vermek istemiş, halbuki hiç de tarihe takılıp kalmış değil. Sözcükler ve kompozisyon kendisinin; kimsenin değil.
“Gerçi su şakırtısıdır, bir uzak şadırvandan gelir
Kahveler zindan gibi, simsiyah; çayları neredeyse kan gelir.
Ufaldıkça ufalır, aynalarda kötümser lambaların alevi,
Duman duman ihtiyarlar çıkar, yatsı namazından gelir
Korku, o kaypak yılandır ki atlar insanın koynuna
Düşman fısıltıları, en dost bildiğin ağızdan gelir.
Yanan harp divanlarında barut mavisi “mim mim”ciler
Evcil yıldırımlar saklıdır ceplerinde, Dumlupınar’dan gelir.
Öyle boşaltır, yalnız kılar ki İstanbul’u işgal karanlığı,
Tek tük ayak sesleri, sanki başka bir dünyadan gelir.
Ocak sönmüş, semâver paslı, dağılmış Hasköy Bahriye kahvesi..
Ona can vermeye, bir gün elbet, Attilâ İlhan gelir.” (Yasak Sevişmek”, Yaprak 98)
Şardağ, R. (1978, Eylül 1). Attilâ İlhan’ın Şiirleri. Varlık, 852: 5.
“Varlık” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

