
Eski şiirimiz hakkında, tıpkısına tekrar edilmiş yargıların, görüşlerin dışında ufak dokunuşlarımız olacak.
Divan şiirinin geleneksel inceleyicileri, onu, birbirlerini tekrar eden sloganlarla, sevgi veya sevgisizlik içinde nitelediler.
Gözü kör tutkunlarına göre ince, san’atlı, derin, ölmez, kibar bir edebiyattı. Cumhuriyet ihtilâli sonunda siyasî gayretkeşler eliyle, beş yüz yıllık şiirimiz, edebiyat dışı tutuldu. Rahmetli Fuat Köprülü‘nün, millî edebiyatımızda yeri olmadığını iddia edecek kadar ileri gittiği, yıllar sonra ise: “O zamanlar devrim icabı, böyle konuşmuştuk” diyerek ilk görüşünden gerisin geriye döndüğü hatırlardadır. Yıllar boyu divan şiirimiz üzerine kaleme alınmış görüşlerin ortalamasını gözden geçirelim: “Hasta bir şiir anlayışı”, “boş bir mısra ve beyit düzmeciliği”, “melez ve Türkçe diyemeyeceğimiz bir dil”, “Arap dili ve İran kültürünün etkisinde kalmış renksiz, niteliksiz bir edebiyat”, “Durmadan ızdıraptan, cefadan söz eden, dinamizm ve hayat yoksulu, miskin bir şiir”, “toplumla hiç ilintisi olmayan, doğa anlayışı gözleme dayanmaktan uzak; kalıp, klişe hastası bir şiir anlayışı”, “Tasavvuf” ve “Riyazet” duygu ve görüşü ile, yalancı dünyanın yeme, içmesinde, yaldızlı makam ve mevkilerinde gözü olmayan, ruhsuz bir şiir…”
İran’da, İran edebiyatı çevirmeni ve ilgilisi olarak konuk bulunduğum yıllarda, küçük bir azınlığa dayanan bazı modern san’at taraflısı gençlerin, Hafız Okulunun ozanları için ileri sürdükleri görüşler de, hemen hemen bunların benzeriydi.
Eleştiri ki, bir eserin göbek noktasına kadar girmek, havasını, çevresel zorunlukları ile bilikte, -zemâne dışı kalmış- san’at tekniği içinde kavramaktır. “Tezkiretü’ş-Şuara”lardan, Ziya Paşa‘nın Harabat’ına: Fuat Köprülü‘nün, asır asır derlenmiş Divan şiiri antolojisinden günümüze kadar, eski şiirimizi ele alan antolojilerin pek çoğu, beş aşağı beş yukarı, örnek sunma ve yargı savurmada birbirlerini değişmez benzerlikle beslemişlerdir. Pek tabii olarak beş yüzü aşkın divanın tümüne girmektense, belli örnekleri tırtıklamakla yetinmişlerdir.
Nevres-i Kadim, yalnız kendini değil, hemen bütün divan usta çömezlerini:
“Bi derdim ey felek, bana bir gam tedarik et”
diye takdim edip dururken, ızdıraba gönüllü ve istekli olduklarını bildirirken, “divan şiiri karamsar bir ıztırap edebiyatıdır” diye fetva vererek bilineni tekrarda ne mana vardır? Hastaya, “evet sen hastasın” demenin çare getirici, çözümü hazırlayıcı niteliği mi olur?
“Senin elinde, hayalden de boş, salt kuruntulardan olma bir sermaye var. Ne diye, top atmış kara sevdalılar gibi üzgün yaşıyorsun; sana yakışır mı bu? anlamına:
“Elinde mâl-i hulya gibi bir sermaye var şimdi
Reva mı âşık-ı müflis gibi dil pür melâl olsun”
diyen Sabit‘e rağmen: “Efendim, divan şiirinin bütün sermayesi boşuntu şeyler” demek, ozanlarınca, zaten “malum olanı ilâm” değil midir?
Padişah I. Süleyman‘ın: “Kendini dünya tahtına oturmuş peygamber Süleyman sansan bile bir gün tacın da, tahtın da, ünün de toz olacaktır” anlamına kaleme aldığı:
“Tac ü taht ü saltanat berbâd olur çün âkibet
Kendini âlem serîrinde Süleylan oldu tut”
deyişleri ortada ve tutumları da besbelli iken sözü Kanunî‘den alıp: “Divan ozanları boş bir kalenderlik uğruna, dünyayı hiçe saydılar” demek, niçinine inilmemiş yargıları tekrarlamak ne mene bir değer taşır?
“Eğerçi köhne metâız revâcımız yoktur”
diyen Nabi‘nin, bu mısraına bakarak onların, tümce silikliği ve kişiliksizliği savunduklarının isbatlamaya kalkanlar aynı şairin, o mısraı izleyen ve kırk derece kişilik ateşi ile yanan:
“Revâca da okadar ihtiyâcımız yoktur”
mısraını niçin görmemişlerdir?
Bunun gibi, ozanların, yeme içmeye, makama, zevke, dünyaya küsmüş olduklarını söylediklerine aldananlar, onların şehvet, zevk ve makam sarhoşluğundan baş kaldıramadıklarını, bedence semiz, para, makam ve ünce doymaz kişiler olduklarının bir an olsun düşünememişlerdir.
Erzurum’dan kalkıp Belgrad’a gidenlerin, 17. yüzyıla kadar bilim, teknik, san’at ve uygarlıkça batıyı eğitenlerin, neden dolayı bu mahzun, duruk, dilsiz şiirlere can verdiklerini düşünememişlerdir. Çağdaş dünya san’atına hayran bir dostumuzun, “Bence divan şiiri huzursuz bir edebiyat” dediği, yirmi yıl öncesini hatırlıyorum. Buna karşılık bu küçük yazımısın ana fikrindeki taktikle “iyi ama” dediğimi de unutamıyorum; onlar da bunu biliyor, kendileri söylüyorlar:
“Kaybetmiş âşiyanını mürg-i huzurumuz”
Topluma sırt çevirdikleri ve onun sorunlarına eğilmedikleri yolunda, taşlama dolu görüşlerle yarım yüzyıldır kınadığımız bu eski ozanlarımızın dillerinden düşmeyen “dehr, dünya, felek, devran” kelimelerinin, toplumun sembolü oldukları, despot bir yönetim içinde, bu sözcüklere sarılarak devirlerini yerden yere vurduklarının da, toplum çilelerinden başka bir şey olmadığı artık düşünülmeli değil midir? Dünyayı en çok benimsemediklerini sandıklarımızdan Mevlevî dedesi Şeyh Galib‘in, pek çok benzeri gibi, toplumu amaç edinmiş “yuf” redifli şiirini hatırlayalım:
“İşi, sonucu hiç olan bu topraklara yuh olsun! Bu yerde elde edilen makamların her derecesine, o bomboş ünlere yuh olsun! Bir paşa düşünün ki, bu toplumda, kesilen başını örtecek kefen bulamıyor. Böyle cafcaflı paşalık tuğuna da, böyle ilme, böyle itibara da yuh olsun!” diye başlayıp korkunç bir kırbaç gibi zamanının sırtında şaklayan ve:
“Billâh yuf bu şu’bede-i hiçkâre yuf”
diye devam eden gazelin yüzlerce tıpkısı divan edebiyatını doldururken peşpeşe, benzeri yargıları tekrarlamanın faydasızlığı ortada değil mi?
Gün ışığına, karanlığı değil, güneşi çıkarmak üzere, ufak dokunuşlara devam edeceğiz.
Şardağ, R. (1967). Divan Şiirine Başka Bir Bakış. Hisar, 46: 10-11.

“Hisar” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…
