Eski Şiirimizi Sevdirmek

Sorulabilir; buna bir gerek var mı? Bakanlık edebiyat kitaplarında divan şiiri diye bir bölüm ayırmasına, eski şiirimizi yok bilmek, akla yatkın gelmemesine rağmen böyle bir soru ileri sürüşümüz boşuna değildir. ana babalar, öğrenci velileri, bugünkü topluma ve bugünün insanına söyleyecek havası kalmamış olan Osmanlı dilinin ve bu dille düzenlenmiş metinlerin okutulmasını yadırgıyorlar. Liseyi bitiren çocuklarımız, divan şiirini sevemeden, bu bölümü sınav korkusuyla geçiştiripi hayata karıştıktan sonra, “oh” demekte, derin soluk almaktadır; bu bir gerçek. 

Çağdaş şiir biçimini yol edinmiş genç ozanlarımızın bir kısmı, bu eski şiirimizi toptan ve rahatça karalayabiliyor. Gerçek, gün ışığına çıkmıştır: Divan şiiri, yüzüstü bırakılmakta, sevilememektedir. 

Her yeni oluşumun, bir öncekinin bağlantısı tepkisi ve karşıtı olduğu, artık bir felsefe ilkesi olmaktan çıkıp günlük yaşayışın doğal bilgilerinden sayıldığı çağdayız. 

Gök Tanrı’nın egemenliğinde, çoğu, cansız bir çok doğa totemlerine inanan Türk toplumlarının edebiyat ürünleri karşısında, o yalancı tanrıların topunu birden yaratan tek ve gerçek Allah’a inanmışlığın edebiyatı, elbette ki eskinin bir tepkisi idi; bu yüzden de eskisi ile birlikte okutulmak zorunludur. Bu açıdan bakılırsa, divan şiiri de, öncekinin tepkisi; batılı ve modern olanın da bir bakıma üvey anasıdır. Böyle bir şiir okulunu, bu noktayı göz önüne alarak bile yok saymak, mümkün değildir. Yine bu şiir, doğuyu hatta batıyı etkilemiş olan İran edebiyatının havası ile beslenerek uzun asırlar, koyu bir yaygınlık kazanmıştır. Bizde ve dünyada hiç bir edebiyat akımına nasip olmayan bir süreyi doldurmuştur. 

Divan şiiri öncülerinin, içinde yaşadıkları Osmanlı toplumunu, bulaşıcı bir hastalık halinde etkiledikleri -eleştiri konusu olsun olmasın- aydın sınıfın bu hava ile yüz yıllarca büyülendiği de ortada. Şimdi, siz kalkar da divan şiirini nasıl yok sayabilirsiniz?

Ama dipdiri bir gerçek de var ki, benimsenmesi, sevilmesi doğal bir şey olan bu şiiri, sevilmez hale getirmiş, her yeni kuşakla, velilerle ve genç ozanlarımızda bu edebiyatın arasına bir sevgisizlik ve anlayışsızlık duvarı çekmiş bulunuyor. Divan şiirinin seviliş sebebi ile sevilmeyiş sebebindeki örtüyü aralamanın zamanı geçmiştir bile. 

Sevemeyenler, haklı olarak, Karagöz karşısında yalnızlığa ve gülünçlüğe düşmüş Hacivat dilini andıran o ölü ve yabancı kelime ve ağızdan, okul kitaplarındaki gazelleri dolduran melez osmanlıcadan ürkmektedirler. Üstelik ders kitaplarına alınan metinler, yüz yıldır tekrar edilen belli, ağır, çoğu san’at değerinden yoksun örneklerdir. Ayrıca öğrencilere edebî san’at adı altında, divan şiirinin, yıkılması gereken yapma, soğuk ve zevk düşmanı bilgileri aşılanmaktadır. “Mazmun” adı verilen, o, anlam içinde gizli anlam taşıyan taklitçilik ve her biri hikâye ve masal konusu olan klişe sözler ve kalıplar belletilmektedir. 

Hiç düşünülmez ki, koca divan mektebini gülünç duruma sokan ve yıkan şey, onun, bu yapmacık, soğuk, klişeci, taklitçi ve içtenlikten uzaklığıdır. Türk Dil Kurumu ve Türk Ansiklopedisi’nde memlekete hizmetleri geçmiş bulunan sevdiğim ve saydığım Agâh Sırrı Levend‘in, divan edebiyatının yıkımını hazırlamış olan bu soğuk, çirkin ve yapmacık “mazmun”, klişe, remiz ve türlü san’at hokkabazlıkları için esef edilecek ve yazıklanacak bir çaba ile beş yüz yaprağa yakın bir kitap kaleme aldığını şimdi üzgüler içinde hatırlıyorum. Bu eser, Osmanlı şiirinin sevilmeme sebeplerine, nasıl bilmeyerek yardımcı olunduğuna canlı bir tanıktır. 

Divan şiirini, –Fuat Köprülü merhumun “Divan Şiiri Antolojisi”nde öncülük ettiği gibi- ozanlarını yüzyıllara bölerek işlemek de sakat ve sevimsiz kılıcı bir yöntemdir. Beş asırlık şiirimizde Kanunî Sultan Süleyman da, 14. yüzyılın Şeyhî‘si ve son divancılardan Hersekli Arif Hikmet Bey de birbirinin tıpkısı temaları izlemişlerdir. Nesîmi‘nin tasavvuf duygusuyla buruklaşmış, dünya görüşünü, çapkınlığı şiirleştiren Nedim‘de bile, zaman zaman buluruz. Bunun gibi, maddeye sırt çevirmek, yalan ve yavan dünyaya umursamazlıkla bakmak, kişisel azgınlıklar için tiksinti duyar olmak, alçak rakip ve hain sevgililer ortasında boynu eğik, sabırlı ve vefalı âşık kalmak, ıztırabın tadını çıkarmak; beş yüz yıl öncesiyle beş yüz yıl sonrası divancıların ayrımsız olarak benimsedikleri görüş ve duyuş kaynaklarıdır. Şimdi siz, kalkıp da, divan ozanlarını hangi sebeple ve niçin asırlara bölersiniz? Her beş yüz yılı, ünlü kişileriyle okutarak, “ortada değişen bir konu yok” diye şaşırmış bakan gençlerin kafasını davula döndürürsünüz.

Divan şiirini sevimsizleştirenlerin bir metodu da onu, kelimesi kelimesine çevirmeye kalkmaktır. Güçlü ve duygulu ozanımız, o ince Fuzulî’yi: 

“Ah eylediğim selviye benziyen boyun içindir
Kan ağladığım gülen dudağın içindir”

diyerek aktarmak, ortaya çok küçük bir Fuzulî çıkarmaktan başka bir işe yaramamıştır. 

Divan şiiri ve ona temel olar İran şiiri, yüzdeyüz bir ses edebiyatıdır. Bu sesin ise, normal ritm ve ahenk bilgilerinin dışında, büyüleyici bir yanı olduğu su götürmez. Denilebilir: Serv-i revan’ı bilmeyen gence, daha başka, ne çeşit çeviride bulunulabilir? Okul kitaplarını yazan öğretmen edebiyatçıların, bu bakımdan artist yaratılıştaki san’atçılardan faydalanmaları, mısralar içindeki kelimelerde bazı tasarruflar yaparak ozanın ruh ve havasının yeniden ve öz dille kazandırılmasını sağlamaları gereklidir. “Divan şairi bugün yazsaydı, aynı şiiri nasıl söylerdi” gibi bir özgürlüğü geçmişin arkaik söyleyişiyle birleştireceğiz ve o şiirleri sevimsizlikten kurtaracağız. O zaman, zavallı Nevres‘in:

“Bir vakt ola Nevres aranır böyle gazeller
Kaydet ko bulunsun o da divan arasında”

deyişindeki umut ve özlem, çiçeklerini açmış olur. 

Şöyle böyle, on çeşit temayı geçmeyen bir şiir dünyasında, değişmez kalıplar içinde yazı yazmak elbette ki eski şiirlerimizin yüzde seksenini perişan etmiştir. Koskoca Fuzulî, Nedim ve Şeyh Galib‘imizin bile, yüzlerce gazelinden ve bine yaklaşan şiirlerinden bir demet yapmaya kalkarsanız, yirmi tanesini zor bulursunuz. Bunun sebeblerini okul kitaplarımızın önsözünde anlatmalı, şairler yerine, güzel şiirlerden bir deste sunmaktan başka çare olmadığı belirtilmelidir. Bütün şiirler içinden inciler, süzülmüş, küçük kesitler seçmeli, bu okulu yıkan soğuk san’at cambazlıkları bırakılarak içtenlik ve özdenlikle dolu olanları sunulmalıdır. Bakî‘nin Kanunî için kaleme aldığı o ünlü terkîb-i bendini dilediğiniz kadar öğün eğer: 

“Ey pây-bend-i dâmgeh-i kayd-ı nâm ü nenk”
diye başlarsanız, zavallı şairi gözlerde düşürür, sıfıra indirmez misiniz? Halbuki aynı ozanın, 

“Yollarda kaldı gözlerimiz gelmedi haber” ve
“Gül hasretinle yollara tutsun kulağını”

gibi öztürkçe mısra ve açık beyitleri de vardır. Bunlar, arkaik bir söyleyişle yapılmış öteki aktarmaları ile birleştirilebilir. 


Şardağ, R. (1967, Kasım). Eski Şiirimizi Sevdirmek. Hisar, 47: 8-9.


Hisar” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın