
Bu “hikmet” sözünü, mecaz, yani asıl anlamı dışındaki edebî anlamiyle de kullanmak istedik. Gerçekten beş yüz yıldır, aydın ve orta derecede okumuş Osmanlı-Türkünün etkisel bir edebiyatı olmuş olan divan şiirinin böylesi sevilişine, bir hikmet aramak gerekir. Gerek biçim ve kalıp, gerek söz oyunculuğu bakımından bugünkü kuşaklara artık bir şey söylemese bile, neydi onun hikmeti, hatta hâlâ nedir ki, en yeni, en genç ozanların şiirlerinde bile -anlayabildikleri- bazı divan mısraları; ya tıpkısına, ya örselenerek, ya da alayımsı bir deyiş içinde vakit vakit yer bulmaktadır. Ama bizim “hikmet”ten söz edişimiz, sözlük anlamından geliyor. Arapların, “Kelimât-ı Kısar” dedikleri, kaynağı Hint’e, Çin’e kadar uzanan bu, anlamca çok tıkız görüşleri az sözle dile getiriş, divan ve İran şiirinde Fransızların “Maxime”inden çok farklıdır. Bir kez hikmet özdeyiş demek olacak ama, özdeyiş söylemek için yazıldığı sanısını uyandırmadan, manzum bir deyişle rahatça kalbe doluverecektir.
Divan şiirinden bize kalan en ölümsüz nitelik budur. “Veciz” söz söylemeyi bir marifet, tafra, hatta ukalâlık haline getiren pek çok klâsik ozanımızın; hikmet’i şiirleştirmek, ölümsüzleştirmek için geçecekleri kıldan ince bir köprü vardı. Divan şairi özdeyişli mısralarını, gerine kasıla düzerek akıl duvarımıza bir top gibi fırlattığı gün şiir ölmüş, fırlayan top gerisin geriye ozanına dönüp gelmiştir. Doğu’da dördüncü Halife Büyük Ali’de, İranlı Sadi’de ve Hafız divanında görülen ölümsüz, bilgece söylenmiş mısraların taşıdığı düşünce dünyası; lirik, sıcak, içtenlikli, ve özdeyiş söyleyeceğinden habersizlik havası içinde yaratıldığı içindir ki kuru “maxime” değillerdir ve Doğu bahçelerine özgü, şiirden çeşm-i bülbüllerdir. Bizde Ziya Paşa ile birlikte okul ve tüm nitelik olarak son bulan bu yol, farkına varmadan en genç kuşağa kadar hâlâ biraz biraz etkisini sürdürüp gidiyor. Yahya Kemal’in:
“Yürü, hür maviliğin bittiği son hadde kadar” mısrâı arkasından hiç beklenmeyen sıcak bir müjde gibi gelen:
“İnsan âlemde hayal ettiği nisbette yaşar” mısrâı, eski şiirimizdeki hikmet eğiliminin güzel bir örneğidir. Siz Hâşim’in:
“Ne de âlam-ı fikre bir mersâ olan bu mavi deniz.” mısrâı geliverecektir?
Ama habersiz, ozanını bile şaşırtan bir ılık sabırsızlık içinde dökülüvermiştir şiire. Araştırın keskin Fazıl Hüsnü’yü; yumuşak Çınarlı’yı; okuyun Nahit Ulvi’nin “Evren Türküsü”nü; Ozansoy’un “Tanrı’ya Sesleniş”lerini; Attilâ İlhan’ın son şiirlerini dikkatle inceleyin; bunların geleneksel şiirimizde gördüğümüz hikmetli söyleme sevgisinin sonucu olan, başarıya ulaşmı veya ulaşamamış benzeri çabalar olduğuna hak vereceksiniz?
Bu neden böyledir?
Hikmet’i, nesir veya şiir içinde yaşatmak, doğu zevkidir. Bu, ona tabii şartların bir armağanıdır.
Tien-Çan’dan Orta ve Yakın Doğu’ya, mübarek Nil kıyılarına kadar uzanan toprakların insanlarında anlamsal bir düşünce ötesi doğmuştur. İnsan sezgisini burgu gibi delen durgun çöl veya Halep akşamlarında yetişmiş çiçeklerin en güzelleri Buda, Ahora Mazda, Konfüçyüs, İsrail soyunun iki büyük peygamberi ve nihayet Yüce Muhammed mısra düzenine girmemiş hikmetli ve ölümsüz şiirler bırakmışlardır. O, öteye, bilinmeze bakış, o, üstündeki çulu atlastan ayırdetmeyen babacanlık, yaşatılan, tanık olunan adaletli ve zalim yönetimler, beyazla karanın sonu gelmez çatışması, doğu insanına basitle, küçükle, darla ve kabukla yetinmeyen bir ruh mayası kazandırmıştır. Herkesin dilindeki kelimeleri sembol sayarak başka anlamların üstünden aşmak; düşünülmemiş, sanılmamış, umulmamış anlamların kapılarını insancıl anahtarlarla aralamak, günlük yaşantılardan tiksinip, örgütleri Kaf Dağı’nın ardında kurulmuş masallara gönül kaydırmak, özet olara, biraz dolambaçlıya, zora, derine, öze ve hikmet’e tutulmak…
Hikmetli bakış, hikmet söyleyiş, bütün doğu insanının sevimli ve ortak bir kaderi oldu.
Yüzyıllar boyu Orta Asya’yı elinde oynatan eski Çin’in masal imparatorluğuna rağmen, bir prinç tanesindeki mutlulukla yetinen Konfüçyüs’ün hikmeti ile, eski Şiraz’dan kalkıp batıda Sart, Ortadoğu’da Mısır’a kadar yayılan, Kıbrıs adasına yerleşen, 2500 yıllık İran imparatorluğuna rağmen, bütün İran şahlarını bir damla şaraba satıveren Hayyam‘daki hikmet arasında nasıl ortak bir nitelik vardır. Bunun gibi, evren imparatoru Kanuni Süleyman‘ın, “Süleyman peygamber olsan, ey gönlüm, dünya sofrasından kadehini çekersin. Tacın da tahtın da, en sonu perişan olacaktır.” anlamına söylediği:
“Tac ü taht ü saltanat berbad olur çün âkıbet
Kendini âlem serîrinde Süleyman oldu tut
Kaldırırsın çün ayağı bezm-i dünyadan gönül
İçtiğin câm ü şarabı âb-ı hayvân oldu tut”
dörtlüğünde de öylesi bir hikmet vurgunluğu aramalıyız.
“Benim de o yolda bir gazelim veya bir hayalim veya bir özdeyişim bulunsun” diyen ozanların bütün söyledikleri güçlü olsaydı, bugün emizde beş yüz yılın yazdığı metinlerle bir kent dolardı. Ne yazık ki, beş yüz yıldan beş divan dolusu inci kalabilmiştir. Ama beş yüz yıl sonraya da uzanacak değerde bir inci.
Şardağ, R. (Eylül 1971). Eski Şiirimizin Hikmeti. Hisar, 93: 18.

“Hisar” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…
