Türk Musikisi

“Avrupa tekniğiyle düzenlenip içine fakirin kıçındaki yamalar gibi,
bir Dede‘den, bir Emrah‘tan ritmler yapıştırmakla Türk musikisine ulaşılmaz ve bu ürünlere Türk musikisi damgasını vuranlar kendilerini bir zaman için oyalayabilirler; o kadar.” 

Rüştü Şardağ

Genç Tanzimatçılarda ve onları, batı edebiyatı doğrultusunda daha ileri uca vardıran Servet-i Fünûn romancılarında, -Mithat Efendi’nin açtığı popüler yolu görmezsek- alaturka saz çalan bir tek kahramana rastlayamazsınız. 

Türk musikisine karşı olmanın ilk sebebi bu: Batılı olamamak, alafranga sayılmamak korkusu. 

Cumhuriyetten sonra, daha çok batılılaşma, çağdaşlaşma yoluna girmemize rağmen yerli, bölgesel, millî ve Anadolucu kalma gereği de kendini hissettirince, bu sefer, ekmeğinin ve ununu Batı tekniğiyle elde edenlerin, Klâsik Türk Sanat Musikisi’ne kapıyı kapamak için yeni bir silahları oldu. İyi ama, Türk müziği denilen bu sanat kolundan milyonlar anlamıyor ki! Asıl köylü ve halkımız kendi folklor ürünü halk türküleri, koşma ve oyun havalarını dinliyor. Hem o müzik devrini de tamamlamıştır. Yeni bir millî Türk musikisi okulu doğacaktır. 

Cumhuriyetten önceki, “alafrangacı gözükememek” korkusuyla Türk musikisine karşı çıkmak hem haksız, hem gülünçtür. Düşünce, bilim ve güzel sanatların her kolunda batıdan faydalanmamıza, Türk müziğini sevmek ve dinlemek engel olabilir mi? Hele Japonya örneği de ortada iken. 

Cumhuriyetten sonrakilerden, bu müziğe karşı olanların da haksız ve mantıksızlığı ortada. Türk musikisinin klâsik olan geleneksel örneklerini dinleyen bütün kent, ilçe ve kasaba halkı bu vatanın evlâdı değil mi? Oysa ki bizim köylülerimizin de yalnız folklor müziğini değil, gelenekten gelen bu Türk müziğini de dinledikleri bir gerçektir. Hem mantıksızlığın bir başkası da, batı şaheserlerini icra işini meslek edinmiş müzisyenlerimizin, senfonik veya öteki formlar içindeki çok sesli konserlerini, köylü ve halkımızın dinlediğini sanmalarıdır. 

Aslında, insanlığı ses dalgalarında birleştiren, batının anıtsal eserleri, halkımızı dinlemiyor diye değerinden nasıl kaybetmezse, bu memlekette seksen yıldır yapılan bütün düşmanlıklara, küçültme ve dinlememe gayretkeşliğine rağmen geleneksel Türk müziği de klâsik ve folklor türleriyle değerini kaybedemez ve halkımıza ruh ve kıvanç besini olmakta devam eder. 

Ama bir acı gerçek hâlâ ortadadır: Milyonlarca insan, hem de gazinocu ve bazı as solistlerimizin sömürülerine rağmen hâlâ gazinolarda bu musikiyi dinlerken; radyolarımızda en çok dinlenen ve istenen geleneksel ve yurt müziği iken; devlet adamlarımızın, milletvekillerimizin eğlence yerlerinde dinlediği, hatta çoğunlukla anladığı musiki, bu musiki iken; ve müzelerimiz, geleneksel eserlerimizi sunarken üzülmez, eski el sanatçılarımızın ve eski mimarlarımızın eserlerinden hayranlıkla söz edilirken geleneksel Türk musikisini dinlemeyi eksiklik sanmak ayıptır ve hele Türk musikisini icra edenleri, kendilerini eksikli bulurmuşçasına ürkeklik duymaları hazindir. 

Devletin radyosu bu musikiye kollarını açarken, Milli Eğitim Bakanlığı’nın onu ve onun dahilerini okullarımızda, “Tebliğler Dergisi”yle yasaklaması da akla sığmayan manasızlıklardan biridir. Hele bir de o Millî Eğitim Bakanlarının her lâhza dinledikleri musiki de bu yasaklanmış musiki ise!.

Sorunu, artık çözmeli ve kökünden söküp atmalıyız: 

“Eski musikimiz Bizans musikisidir.”

Bugün, Bizans’a mirasçı olan milletlerde, bu kuş beyinli görüşü haklı çıkarırcasına bizi nitelemiş ve üstün bir musiki yoktur ki! Bunun tam tersine, 14 yüzyılda gelişmeye başlamış olan eski musikimizin derin etkilerini, havra ve sinagoglardaki Musevi dinsel müziğinde, Ermeni ve Rum müziğinde, Yunanistan, Bulgaristan ve öteki Balkan milletlerinde hâlâ görüyoruz. 

“Türk musikisi uyuşukluk verici bir musikidir!”

Bu gülünçten de öte iddiayı, ne yazık ki CHP’nin eski genel sekreteri Sayın Bülent Ecevit de geçen yıl bir soruya karşılık tekrarlayarak, sahası dışına çıkmıştı. Klâsik musikimize “uyuşukluk verici” diyenlerin kişisel dinamizmleri ne menedir [çeşit] bilmem ama, Erzurum’an Belgrad’a giden geçmişteki savaşçı ve yiğitlerimize yine bu musikinin savaş yoldaşlığı yaptığı nasıl unutulmaktan gelinir? Aslında doğuyu, “pasif, uyuşuk, mütevekkil” olarak damgalayanların görüşüne oturtulan bu eleştiri, temelinden sakattır. Çünkü doğu milletlerinin fiziksel ve ruhsal dinamizmleri, tam tersine azgınlık halindedir. Uyuşuk sanılan o insanları, fizik ötesi ve ahiret kokan felsefeler ve bütün kutsal kitaplar bile genellikle bu karakterden kurtaramamıştır. 

Batı musikisini yaratan dâhilere, onları anlayıp sevdiğimiz için elbette şapkamızı çıkarırız. Onların Almanya’da felsefî; Fransa’da hayalperest ve dengeci; İtalya’da hafif ve uçarı; Rusya’da Asyasal ve esrarlı olarak yarattıkları şaheserlerin formlarından, yaratılma öykülerinden ve icra sanatlarındaki sınırlar aşıp gönüllere köprü kuran başarılarından bilgimiz ve iyi niyetimiz olduğu için de tutkumuz büyüktür. Ama bu yücelik, hiç bir zaman onları kendi musikimiz saymak sapıklığına götüremez bizi. Hele Beethoven‘i okuyan çocuklarımıza, O’nunla çağdaş ve en az O’nun kadar dâhi Dede İsmail Efendi‘yi yasaklayan M. E. Bakanlığını her zaman için acınacak durumda ve çok hafif bir tutumda görürüz. 

Şardağ, zararlı çizgiye varan sol’un karşısında olduğu kadar, her çeşit tutuculuğun da karşısındadır. Batı uygarlığından yanadır, Türk geleneksel musikisinin yarının günlük musikisi olamayacağını da benimser. Ama şuna da inanır ki, yarım yüzyıldır batıcı müzisyenlerimiz, tekrar, taklit veya (doğuya da, bize de eğilmiş desinler görüşüyle) özenti denemeleri içindedirler. Böyle bir musikiyi, üstelik ruhta bizden olmadığı için, milli veya Türk musikisi adıyla asla niteleyemez. 

Çeşm-i bülbüllerimiz, Süleymaniye, Selimiye, Ak Medrese gibi mimarlık şaheserlerimiz, okulu ve akımı yıkılmış olmasına rağmen gerçek şiir örnekleri hâlâ ayakta bir divan edebiyatımız var mı? Onlar nasıl var, güftelerinde rastladığımız bazı üzücü söz dizilerine, elbette günümüze göre monofonik sayılacak durumda olmalarına karşın bir klâsik geleneksel Türk musikisi de vardır. İçleri bunu kabul ederken dilleri (alafrangacı, ilerici ve batıcı gözükmek için) “hayır” diyenler çok çok ayıp etmiyorlar mı?

Adnan Saygun‘un Oratoryo’su neden, batıcılar içinde ilk kez gerçek ve haklı üne kavuştu? O mistik eserde, Yunus, bir başka çeşit ülkenin kokusunu batılılara duyurduğu, eser; ruhuyla “biz” olduğu içindir ki sayılı müzik otoritelerinin beğenisini kazandı. Ama Avrupa tekniğiyle düzenlenip içine fakirin kıçındaki yamalar gibi, bir Dede‘den, bir Emrah‘tan ritmler yapıştırmakla Türk musikisine ulaşılmaz ve bu ürünlere Türk musikisi damgasını vuranlar kendilerini bir zaman için oyalayabilirler; o kadar. 

Türk milletini bağlayan, anayasaya kadar girmiş olan ortak, en soylu ve köklü bağ, dilimizdir; Türkçemizdir. Bu böyleyken, sahipli veya folklora karışmış halk türkülerimizi bir frenk veya azınlık Türkçesiyle, çekip asarak, kısaltıp ritimleyerek ortaya çıkanların arranje musikisi de, -radyolarımızın mahmur gözlerine hoş görünse bile- Türk musikisi değidir. 

Elbette ve hiç kuşku duyulmasın ki, batılıları şaşkına çeviren makam saltanatının, küçük ses dizilerindeki hünerlerine, lahinlerdeki incelik, asalet, Türklük kokan niteliklere rağmen geleneksel musikimiz de, hayatı, bütün renkleriyle veremediği için yaralıdır, hastadır. Onarılmaya, Türk musikisini iliklerinde duyup sevmiş, aletleri avrupa tekniğinden yapılma doktorlarına muhtaçtır. Muhtaçtır ama, şunu bilelim ki, halk türkülerimizle birlikte, en çok “biz”, en çok “Türk” olan da yine odur. Ondaki bu ölmezliğin tılsımına inemeyen ve ona, gözlerini, gönüllerini kapamış olanların karşı çıkışlarındaki amaç ne olursa olsun bu hasta musikimiz, bizim olmakta, yaşamakta devam edecek, öteki kollar, bir moda salgını veya bir azınlık melodileri veya batının kopyaları olmaktan öteye gidemeyecektir. 


Şardağ. R. (1971, Kasım). Türk Musikisi. Hisar, 11 (95): 10-11. 


Hisar” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın