“Her gün diyorum, etmeliyim içmeye tövbe
Ömer HAYYAM
Cam içre dolup taşmış olan bâdeye tövbe
Lâkin bakarım, her yana gül mevsimi gelmiş…
Tanrım, edeyim bari, derim; tövbeye tövbe.”

Hem bizim gibi de değil o; göklerin ilmini de yapmıştır. Başını kaldırır. Görür yükselir; görür yükselir; sonradan sert bir meçhule çarpıp gök kubbeden aşağı bütün hayalleriyle beraber, paldır kültür yuvarlanır. Bilinmeyen şeyler karşısında Hayyam, hep böyle çok bilmiş olmaktan gelen bir acizle kahrolmuş durmuştur. Dünyayı, günlerin ve olayların az gerisinden süzer. Bir de ne görsün. Yapraklarından meltemle soyunmuş o harika güllerle, yeşili gönüle halılar seren bu çayır ve çimenlerle, şu güneşin erguvan rengini yansıtan şarap kadehleri ve parmak uçlarıyla dokunur dokunmaz önce kadehleri, sonra gönülleri yangına veren sâkileriyle dünya, delicesine sevip bağlanılacak kadar güzeldir.
Hayyam, camiye dalar. Yazık yazık! Bakar ki herkes sebepsiz bir kavganın peşinde. Hükümdar, öleceğini düşünmeden, zulüm üstüne heykelini dikmekle meşgul. Vatandaş bir lokma ekmeği iki lokma yapabilmek, fistanı roba çevirmek için akla sığmaz çabalar içinde. Dernekler, birlikler, teşekküller ve bütün bir çevrede her gün pişen en el üstü aş: Riya.
Hayyam siyasi sisteme bakar: Kardeşlik susturulmuş, haksızlık tarlalarına tarihten arta kalmış zor, esirlik ve iltimas tohumları ekilmekte. Dost gülüşlerine bakar, üşür. Allah’ı bazı vazifeleri yaparak kandıracağını sananları görür, utanır. Camide, yanı başında az evvel bir yetimi soymuş olan vurguncuya rastlar, donar. O güzel türlüleri söyleyen genç kızları, gül dudaklarından nasıl böyle feyizli çimenler besleneceğini düşünür; titrer.
Ömer Hayyam’ı, cemiyetten, tabiata, mescitten, meyhaneye; hükümdardan, meyhaneciye; riyadan, yalnızlığa; kavgadan sükûna; huzursuzluktan, aşka döndüren şartlar tarihin bütün büyük muztarıplarında görülen aynı kader hamuru değil midir?
Şopenhauer’i hasta eden şey, insanların, sonsuz ve mânâsız istekleri değil miydi? Tolstoy’u önce inkâra sonra Tanrı önünde hüngür hüngür ağlamaya götüren, şu gördüğümüz insanlık değil miydi? Rousseau’yu cemiyetten tabiata, programdan disiplinsizliğe fırlatan kader, Hayyam’ı bir dere kenarında şarap şişesiyle başbaşa koyan kör çevreden gelme aynı kader değil midir? Hayyam’ın tek farkı, üstü neşe ile iyi cilâlanmış bir ıztırabı çağırmış olmasıdır.
Ömer Hayyam’ı yazık ki asırlar anlamadı. İşin gerçeği hâlâ tam anlaşılamamıştır. Hayyam, şarap, sâkî ve tabiattan ibaret yalnızlığına gömülmekle, daha doğrusu döndürülmekle, sadece bu âlemi haykırmakla bile cemiyete karşı pasif mücadele halindedir. En küçük bir tenkide yer verilmediği, zulümden geçilmediği günlerde hükümdarların, eninde, sonunda toprak altında çiçek yetiştirmek üzere bereketli bir gübre olacağını söyleyen odur:
“Gel de lâleye bak, dost, anlamayan lâle sanır,
Sulayan onu bil; aslında hükümdar kanıdır.
Sen menekşe mi sandın, yerdeki mahzun çiçeği?
Bir güzel kıza ait gül yanağın bir yanıdır.” (Rubaiyyat-ı Musavvar Hakîm Ömer Hayyam-ı Nişaburî, s. 77)
Senin o gözünde büyüttüğün, üç koca hükümdar şu yobaz softa bizim bir damla şarabımıza bile değmez:
“Bir damla şarap bil ki şu Kâvûsa bedeldir
Hem Keykubad’ın tahtına, hem Tus’a bedeldir.
Rindin bize tan vakti uzandırdığı feryat,
Dininde riya dopdolu menhusa bedeldir.” (Aynı eser, s. 97)
Hani içkiyi icad ettiği söylenen Cemşit, hani gölgesinden korkulan Behram?
“Dünya denilen köhne evin aslı nedir?
Gündüz sonu hep böyle karanlık gecedir.
Cemşid gibi yüzlercesi gelmiş; hani ya?
Behram gibi şahlar baş-aşâ kaç senedir?” (Aynı eser, s. 61)
Hayyam içmiş midir? Elbette. Hayyam, içki propagandacısı mıdır? Ayyaşlığın övgüsünü mü yapar? Asla. Teselliyi içkide ve güzelde bulduğu doğrudur. Rubailerinin hemen üçte ikisinde, şaraptan, güzelden, dudaktan, su kenarından, sarı güllerle, kırmızı lâlelerden söz etmesi ve dünyasını bu türlü motiflerin süslemesi bunlara olan düşkünlüğünü değil, daha çok bunlara hasretini gösterir. Sanatın yüzü, her çağda, görülen ve yapılandan daha çok özlemi duyulan şeye dönük değil midir? Onun şiirlerini bir çapkınlık ve sarhoşluk edebiyatı olarak değil, tabiat, dostluk ve sükûn isteği saymalıyız. Herkes meclisine “gel” diye çağırırken, asıl dâvet biraz da kendisine değil midir? İster ki şartları ağır, istibdadı yıkılmaz bir cemiyette insan oğlu kimseye zararı olmayacak olan bu sükûn çiçeklerine koşsun ve ne zaman geleceği bilinmeyen zalim ölüm ermeden evvel de hayatın tadını alabildiğince alsın. İşte bu hissini anlatan rubailerinden bazı örnekler:
“Hayyam, keyifsen içkiden yana; keyfine bak.
Ay yüzlü yarla böyle yanyana; keyfine bak.
Madem cihanda her işin sonu, en sonu hiç,
Şükret şu var olan zamanına; keyfine bak.” (Aynı eser, s. 9)
“Bir lokmacık ekmek yetişir; al, hadi tut,
Batman dolu içkiyle koyundan iri bir but,
Viranedesin, bir de güzel varsa eğer,
Sen, zevkini sultan süremez bir zevk.”
“Her gün diyorum, etmeliyim içmeye tövbe
Cam içre dolup taşmış olan bâdeye tövbe
Lâkin bakarım, her yana gül mevsimi gelmiş…
Tanrım, edeyim bari, derim; tövbeye tövbe.” (Ayni eser, s. 33)
“Bizden daha evvel gittiler ey sakıy!
Mağrur uyurlar, bittiler ey sakıy!” (Ayni eser, s. 41)
“Acılar çökmeden evvel, bu sararmış tene; hey!
Baş şu gül yüzlü, kızıl renkli şarap içmene; hey!
Kendin altın gibi bir mal mı sanırsın, gafil!
Var mı imkân, girerek topraga, dönmek gene, hey!” (Ayni eser, s. 141)
Şardağ, R. (3 Mayıs 1958). Edebiyat Bahisleri / Hayyam’ı Saran Rüzgâr (Yeni Çeviri Münasebetiyle) (2). Cumhuriyet, s. 2.

