Bu duyguya Tanzimat Edebiyatı’nda rastlamaktayız. “Fakat nasıl bir acıma, ne şekil bir merhamet?” diye kendi kendimize sormamız da mümkündür. Garp kültürünü ilk ışıklarını, akis hâlinde de olsa, eski edebiyatımızı tanıtmıya çalışan tanzimatçılar, muhtelif edebî eserleriyle de merhamete benzer duygularını anlatmıya çabalamışlardır. Hakikatte, merhametten, bu büyük insanlık vakfından hâlâ nasibini alamıyan edebiyatımız zahirî bir merhametlilik içinde bir asıra yakın çalkalanıp duruyor.

Hristiyan Merhameti
Herşeyden önce unutmamak gerektir ki acımak hissi bütün dünyada devir devir şekil ve ruh değiştirmiştir. Uzun asırlar vahşet halinde yüzen beşeriyete ilk adaleti haykıran ve insanlara merhamet etmek lüzumunu hatırlatan İsa, gerçekten bir tarih faslının ortasında ideâl bir beşer gibi kaldı. Onun kilise iskolastiğiyle bozulmamış çocukları bu peygamberane merhameti bir yük gibi de olsa yakın çağlara kadar sırtlarında taşımaktan çekinmediler. Rönesans’a kadar, -yeni bir anlayışla da- Rönesans’dan sonra bütün bir Garp sanatı bu merhameti izhar etti. Diğer taraftan Laoccon grubunda, evladlarını yılanın zulmünden kurtamıya çalışan ananın mukaddesleşmiş beşeri merhametini, mütevazı Danimarkalı köylü ressamlarının Meryem’in ıztırabının tıpkısına uğramış, bükük boyunlu sütçü tablolarında bile gördük. Bir yandan Pascal, Bossuet, Paul Claudel kanaliyle Hristiyan insaniyetçilği, merhameti zamanımıza kadar gelirken bir taraftan da eski Yunan sanatını besliyen beşeri merhamet duygusu muhtelif şekiller altında yoluna devam ediyordu.
Romantizme Girerken
Bir Fransız mütefekkirinin dediği gibi XIX’uncu asırdan dünyanın cıvatası yerinde oynayıp, bütün kıymet hükümleri değişmiye başlayınca, merhamet hissi de yeni bir şekle büründü. Artık insanlar, İsa gibi Allah namına, bir büyük kuvvetten ilhâm alarak borcunu ödemek için değil doğrudan doğruya kendi hesaplarına acımıya daha zayıf ve bahtsız gördükleri kardeşlerine merhamet duymıya başladılar. Fakat çok geçmedi; bu his de bir buhran geçirip ibtizale uğradı. Artık yeryüzünde merhametsiz kimse kalmamıştı. Her yazıcı, eserine bir acıntı çeşnisi katmak için binbir vesile buluyor, giriftleşen içtimaî hayatın dejeneresansa uğrattığı veya cemiyet şartlarının zedelediği kimseleri eserlerine mevzu ediniyorlardı. Veyahut da romanesk arzularının kırıldığı noktada ıztıraplarını, merhamet kalıbına koyuyorlardı. Bu devir dünya edebiyatının az çok her tarafta romantizme girdiği günlere rastlar. Müfritlerin haklı olarak, “kokmuş insaniyetçilik” tabiriyle ifade ettikleri bu duygu, yine insanlığın isyanına sebep oldu. Hatta 1919’da Henri Barbousse şöyle bağırmıştı: “Kimseden merhamet dilenmiyoruz, merhametlerinizi, sadalarınızı lütfen cebinize koyunuz.”
Romantik Devirde
Fakat herşeye, acıma duygusunun dünya içerisinde bir hayli kıymet değiştirmesine rağmen bir Shakespeare, bir Balzac, bir Tolstoy ve Gorki sevildi. Öripides ve Sofokles gibi, onların da insanların değişmez karakterlerine ağladıklarını gördük. Shakespeare’de daima zulüm gören, sürülen, fakat yine efendisine sadık, vefakâr uşakların hayatı bizi uzun uzun düşündürdü. Sonra Othello ve Shaylock bütün çıplak ve zaruri çirkinlikleriyle bize gözyaşı döktürdüler. Zaman zaman bu talihsiz ve hasta Arap’la, o hotkâm ve cimri Yahudiye acılar içinde şaştık. Bir Tolstoy ve Gorki ayrı ayrı cihetlerden bize ezilmiş insanları tanıttılar. Fakat bu insanlarla biz konuştuk. Onlar bu eserlerin içerisinden bütün canlı ıztıraplariyle sanki müelliflerinden daha çok bize göründüler. Nihayet Le Pere Goriot’da Balzac bizi nankör bir hayatın teselli bulmaz hikâyesini ne büyük bir sabır ve sükûnla anlattı, sosyâl bir intikâl devrinin ortasında şımarıp kalmış olan o hain kızların vefasız sevgilerine ağladık. İşte son devrin büyük merhamet romancısı Istrati… Gülünç, tuhaf ve acıklı hatıralarını bize ne hazin ve soğumamış bir kalp yarasiyle anlatmıştı.
Eski Çekoslovak Tarihi Eserler Müzesi Direktörü olan Boulgakov senelerce hususî kâtipliğini yaptığı Tolstoy’un hayatından bahsederken enteresan bir hatırasını naklediyor. Büyük Rus edibinin bahçesinde yüksek bir kara ağaç varmış. Hergün çarlık Rusya’sının kahrettiği mujiklerden yüzlercesi o ağacın altına gelip nöbetle bekleşirler ve sırayla Tolstoy’a dileklerini anlatırlarmış. Boulgakov diyor ki: “Bu sayısız muztarip insanlar kafilesi bütün bir Rusya’da tek hâmi olarak onu tanıyor, ona sığınıyordu. Bizzat kendileri o kara ağaca ‘İstirham Ağacı’ adını vermişlerdi. Üstadın hergün orada, onlarla birlikte uzun uzun ağladığını hatırlarım.”
Asıl merhamet tesadüfen duyulmuş veya duyulmak istenmiş değil, insanlık namına lohusa bir kadın gibi ağrı çekmiş olanların merhameti, beşeriyet borsasında kıymetinden bir şey kaybetmedi. Onlar merhameti düşünüp duyulan bir keder değil vücutlarında kanıyan, şifası imkânsız bir yara gibi hissettiler.
Tanzimat Türkiyesinde
Acıma hissi Türk edebiyatına öyle bir devirde girmişti ki monarşik hükümet sanki merhamet edilecek şeylerle bir listesini çıkarıp edebiyatçılara dağıtmıştı. Konuşma ve yazı yazma sahasının darlığı karşısında ıztırap duyulacak, acınacak nice insani yaralarda, dokunulmadan durmak mecburiyetinde idi. Diğer taraftan önceleri kendisine ilişilmediği için dalgın uyuyan taassup yılanı -sathi de olsa- Garb’a dönüş hareketlerini çıbanına basılmış bir insan gibi büyük reaksiyonlarla karşılamış bulunuyor, yeni ve eski mücadelesi zaruri olarak bir ahlâk endişesini ortaya atmış oluyordu. Artık din namına değil -yine hakikatte din endişesi gizli bulunmakla beraber- ahlâk namına merhamet etmek lâzımdı. Bütün gözler yenilik ve eskiliğin mücadelesinde. Meselâ şu bizim nevheves gençlerimizin yeni hayatı özlemeleri, asrilik diye binbir rezalet içinde yuvarlanmaları ne büyük facialar doğruyor. Yazık değil mi akıbetlerine? Pek yazık değil de; çünkü ettiklerini buluyorlar; hem ötekilerine de ibret olur. Ahlâkın ve ibret dersinin hakim olduğu bir acıma: İşte bütün bir Tanzimat romanı. Namık Kemal‘in insanları intibaha davet için yazdığı anlaşılan “Ali Bey’in Sergüzeşti”ndeki merhameti, Ali Bey’e karşı duyduğu acıma, Felatun Bey ile Rakim Efendi’de tamamiyle bellileşen bütün bir ahlâk romancısı Ahmet Mithat. Araba Sevdası ise artık gülünç kılıklı Behruz’la ve onun kozmopolit bir âkıbet içinde biten macerasiyle merhamet duygusundan sıyrılmıştır ve bütün bir ahlâk duygusunu ihtiva eder. Fakat Tanzimat devri içinde de hür olarak, kendi namlarına acıyan insanların edası bazı eserlerde görülmüyor değil. Meselâ Kemal’in Zavallı Çocuk’da ana ve babası uğruna yanan, onlar için hasta olup ölen müteverrim [veremli] genç kıza olan merhameti Akif Bey’de karısını esas seciyesinden habersiz Akif’e karşı duyduğu hisler bize bu edayı hatırlatıyor. Fakat nihayet bütün bunlar da merhameti celp için yazılmış denecek kadar sathî, basit hissetmeler olup devirlerinin yeni yetişen üst zümrelerinin ruh hâllerine uyarak kaleme alınmış romanesk ifadeli eserlerdir.
Rüştü Atıf Şardağ
Şardağ, A. R. (1939). Edebiyatımızda Acıma Hissi. Yeni Adam, 241: 8-9.
“Yeni Adam” dergilerindeki Rüştü Şardağ‘a ait yazılara ulaşmamız konusunda gösterdikleri yakın alâka için, İzmir Milli Kütüphane Vakfı Başkanı Sn. Ulvi Puğ ve Uzman Tarihçi Sn. Mehmet Soysal‘a sonsuz teşekkürler…

