Yüzüncü Doğum Yılında M. Emin Yurdakul İçin

Mehmet Emin Yurdakul
(1869-1944)

O, sanatını ülküsüne adamış, halka dönük, altın kalpli bir insandı. “Vatanda hür ve mesut ömür sürmek bir hakken, esir olmak, mazlûm olmak, sefil olmak, bu neden?” diye başkaldırıyordu. Yurdakul’u, hırsızların, müstebitlerin, topraksız köylüyü soyan ağaların, İslâm dinini gerçeğinden uzaklaştıran sahte adamların, uygarlık düşmanlarıyla, sömürücülerin, köylüyü ezenlerin karşısında buluruz.

Doğumunun üzerinden yüz yıl akıp geçmiş. Mehmet Emin Yurdakul’un böyle vefa günlerinde, bir alışkanlığa uyarak güçlü olmayan sanat yanı, ülkücülüğü etkisiyle büyültülüp dile getirilebilir; bu bir üzüntü konusu olur. André Gide “Sanatçının ayakları topluma ve halka sımsıkı yapışmıştır. Ama onu okurken, Allah aşkına aklınıza toplumu getirmeyin. Yemek pişirmenin ustalığı, nasıl salt malzemesinden gelmiyorsa, sanatın ustalığı da sanatçıdan gelen ayrı özelliklere bağlıdır.” der. 

Öyleyse biz de Yurdakul’u son kuşaklara gerçek yüzüyle tanıtalım. Bu takdirde dilimizi sevmiş, İstiklâl Savaşı destanımızı yazmış Nâzım Hikmet’i, “vatan hainliği”nden; yine bağımsızlığımızın destanını farklı açıdan ölümsüzleştirmiş olan Akif’i “gerici”likten kurtaran sanatın büyüleyici tekniği içine girmiş olalım. Fakat hemen söyleyelim: Böyle bir inceleme metodu, mısraları kuru, hece vezni takırtılı Emin Bey’den, bütün soylu özüne rağmen pek bir şey bırakmaz. Fakat “Türk Sazı ozanı, öyleyse neden yine de büyüktür?”

Atatürk’ün; Türk edebiyatında, son batılı çağ içinde Namık Kemal’e, Fikret’e ve Emin Bey’e verdiği önemi iyi biliyoruz. Hattâ O’nun Yurdakul’u “milli şair” diye nitelemesi “Türkçe Şiirler” yazarının büyük bir taht üzerinde oturduğuna belge sayılır. 

Toplum sorunları diye kestirip atamayız. Servet-i Fünûncuların, -zaman zaman insancı açıdan da olsa- mutlu azınlığın kaymak tabakasının ele alışları hariç, 1839’dan bu yana işlenen konular, zaten hep toplum sorunlarıdır. Yurdakul’umuzu üç ayrı sevi büyülemiştir ve ülkü adamı yapmıştır. Türkçülük, Milliyetçilik ve halka, Anadolu’ya dönüm sosyal kavrayışı.

O, Türkçülüğü yeni başlatmamıştır. Ziya Paşa, Cevdet ve Ahmet Vefik Paşalarla, Şemsettin Sami Bey’de, belirgen çizgileri tam bir bilinçle çerçevelenememiş olan, Türkçülük, gerçi Emin Bey’i, bir zamanlar; Gaspiralı İsmail Bey, Ali Canip, Ahmet Ağaoğlu, Ziya Gökalp, Veled İzbudak, Yusuf Akçora, Ahmet Hikmet, Necip Asım, Dr. Akil Muhtar gibi arkadaşlarla dış Türkler ve Turan ütopyasına doğru itmiş hattâ kültürümüzü kurtarıcı dernek çalışmalarına da katılmıştır. Ümmetçi bir anlayış içinde millî haysiyetimizin ezilmesine, yitirilmesine karşı yerinde ve zamanında girişilmiş bu çalışmalarıyla yetinseydi, elbette karşımızda bugünkü yüce Emin Bey’i bulamazdık.

Hecede İnat

Ziya Paşa, Naci, Recaizâde ve Hâmit’te görülen, hattâ Gökalp ve Rıza Tevfik’in ısrarla üzerinde durduğu hece veznine sarılmak, tam bilincine Yurdakul’la kavuşmuştur. Güçlü bir direnişle, dilimizin fonetik yapısına uymayan aruza iltifat etmeyerek yaşamı boyunca alt hece kalıplarıyla yazan tek adam odur.

1897’nin Türk-Yunan savaşındaki O mu’cizeli kahramanlığını öğen, 1904’te başlayıp 1908 İkinci Meşrûtiyetini izleyerek İzmir’de Selânik’te çıkan dergilerde ve Kurtuluş Savaşını izleyerek de bütün yurda yayılan manzumelerinde, hep heceyi savunmuş, kendisinden sonra gelenler, bu arınmış, molozları temizlenmiş alanda daha rahat, daha teknik, daha ritimli ve güzel mısralar dizebilmişlerdir. Ama bu hazırlayıcılık alan açıcılık şerefi O’nundur. Başlangıçta hafife alınmak istenen, daha sonra, değerinden de üstün ölçülerle büyütülen bu hece direnişi sonucudur ki -bir iki tutkunu dışında- aruz bir daha kıpırdayamadı; yıkılıp gitti.

İşte Emin Bey’i millî haysiyeti örselenmiş, sınıfları arasında uçurumlar belirmiş, köylerinde sefaletin at koşturduğu halkımıza ve Anadolu’ya doğru eğdiren, ona gerçek halkçılığımızın bayrağını taşıtan yanı! Onu Namık’lar, Akif’ler, Fikret’ler gibi ülkücü ve diri tutan yanı budur. Yüzyıllar içinde dünyayı, insan oğlunu bir felsefe açısından gören sistem ve mantıkla bağlı filozoflar yanında, kalbinin kırk derece ısısını insan kardeşlerine hisle, ülkü ile duyuran ozanlar da gelmiştir. Emin Bey bu ülkücü ozanlarımızın en önünde giden, günümüzün sorunlarını da karşılayan fedacı evlâtlarındandır.

“Şu Rumeli, bir anasız, öksüz gibi,
Anadolu hicran dolu göğüs gibi.”

diye yola çıkan “milletinin felâketli hayatını, dertlerin gözyaşını silerek” gidermeye çalışan Emin Bey, kendisinden çok sonra gelenlerin masa başında düzdükleri Anadolu romantizmine yüz vermemiştir. Bir balıkçının oğlu olarak sınıfsal yapısından gelme ilgi ile de beslenen Yurdakul’un yurt, halk ve yoksul sevgisi, tam bilinçlidir:

“Bırak bana haykırayım, susarsam sen mâtem et,
Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet,
Sevenleri toprak olmuş, öksüz çocuk gibidir.”

Sanatta tam bir içtenlik, çok zaman güzel yazma tekniğinin katilidir. En ölmez eserler, içtenlikle yazılmış, hissi içindeki sonsuz çaba ve sezgi yorgunluğu verileridir.

Emin Bey gibiler, kendilerini, yurtlarına adadıkları için sanatlarıyla değil, ülkücülükleriyle yaşarlar. O, özgürlüğe duyduğu sevgiyle yetinmemiş, halkın sefaletine göğsünü açmıştır.

Ben en hakir bir insanı kardeş duyan bir ruhum
Bende esir yaratmayan bir Tanrıya imân var
Paçavralar altındaki yoksul beni yaralar.”

Yurdakul’un anadolu şiirlerinde işlediği hep zulüm görmüş, ezilmiş kimselerdir:

“Bir ses duydum, dönüp baktım bir kadın:
Gözler dönük, kaşlar çatık, yüz azgın,
Derileri çatlak, bağrı kapkara;
Sağ elinin nasırında bir yara,
Başında, bir eski püskü peştemal,
Koltuğunda bir yamalı boş çuval!
– Ne o bacı?
– Ot yiyoruz n’olacak!

İşte toprak reformu kavgaları, işte bu hakkı boğmağa çalışanlar ve işte “topraksıza toprak” diyen her namuslu milliyetçiyi kominist saymalar.. Ve Emin Bey, işte:

“Ağaların hasadını biçen paslı orağın
Sana yalnız ot yediren demetleri söktürür.
Aç yavrunun çırıl çıplak uyuduğu ocağın
Sana gece yarıları acı yaşlar döktürür.*

Nihayet, bugünkü talihsiz düzenin tıpkısına işaret eden Yurdakul:

“Acı gören, cefa çeken ezilen; ırzdan başka herşeyini veren sen!”

Bir Dünya Ki…

Ve “Sosyal demokrasi” diye adlandırdığımız yepyeni bir dünyaya özlem:

“Senin her bir ümidin ayrılıksız, yoksulluksuz bir dünyaya kalmıştır.”

İşte fırsat eşitsizliğinin bilinçli bir tablosu:

“Bu çocuk da anasından doğarken 
Mini-mini bir kanatsız, kuş gibi
Yaratılmak kanununa baş eğmiş,
Öyle ise suçsuz yere inciniş
Zavallının niçin olsun nasibi?”

Dünyaya gelenlerin çoğu, hayattan payını alamadan gidiyor. Ulusların ve halklarının bu haline bakan *Türk Sazı” ozanı, onlarla ilgisiz yöneticilere rahatça “katil” damgasını vurmuştur:

“Zavallılar şu hayattan küçük bir tad almadan 
Ağlayarak, inleyerek gidiyorlar dünyadan,
Ya ne için bu bıçaksız katillere bir şey yok.”

“Ulu hakan Abdülhâmid”e kaside yazılan bugünlerde, bakın; sokak ve çıkar milliyetçilerinin bayrak yapmak istedikleri ozanımız neler söylüyordu:

“İşte size İstanbul ki tamamiyle eski Bizans, O Babil!
Saraylar kasaphane, mektepleri birer fesat ocağı;
Kışlaları mahpushane, meclisleri birer casus yatağı,
İş başında olanlar hep zelil.”

Emperyalizme, kör savaşçılığa karşı bilinçle direniş:

“Sizler dahi kavga edin, fakat artık kan yerine ter saçın;
Zahmet çekin, fakat artık terakkiye götürecek yol açın;
Feth eyleyin, fakat artık medeniyyet ganimeti getirin.”

Ve Emin Bey gibi, bugün sormuyor muyuz?

“Vatanda hür ve mes’ut ömür sürmek bir hakken
Esir olmak, mazlûm olmak, sefil olmak, bu neden?”

İnsan emeği ne azizdir onun için:

“Alkış sana, ey herkesin hor gördüğü amele!
Medeniyet yapısın sen kurdun bu nesle.”

“Türk Sazı” dikkatle okunursa, orada kendini yurduna kul eden Emin Bey’i; hırsızların, müstebitlerin, topraksız köylülü soyan ağaların, İslâm dinini gerçeğinden uzaklaştıran sahte adamların ve uygarlık düşmanlarıyla sömürücülerin ve köylüyü ezenlerin karşısında buluruz.

Zaif san’atlı, halka dönük, ülküsüne san’atını adamış, altın kalpli Emin Bey!


Şardağ R. (1969, Mayıs 21). Düşünenlerin Düşünceleri/Yüzüncü Doğum Yılında M. Emin Yurdakul İçin. Milliyet, s. 2. 

Yorum bırakın