
Divan Edebiyatı nedir? Tâ altı yüz yıl önce küçük bir mısra içinde dokunan bir teselli şiiri mi, bir hikmet sedası mı, bir mahrumiyet besteli nağme mi? Koynunda ruh kıvrımlarını, gönül harabelerini, sabır ve vefa şaheserlerini yaşatan beyitler mi? Divan Edebiyatı hep ağlayış olduğuna göre insanoğlunun değişmez hassaslık noktalarını yakalamasını bilmiş bir sır mı? Yani insana seslenen bir edebiyat mı, yoksa kelime oyunları, dar kalıplar, klişeler içinde hapsolmuş, tatsız, hayattan uzak, manasız söz kalabalıkları mı? Hiç şüphe yok ki aziz dinleyiciler her iki görüşte de hakikatin hissesi var. Bir defa bu edebiyat gerçekten klişeci ve kalıpçıdır. Çünkü ilk büyük ustalardan alınan belli başlı derslere uyulmuş, ilk zevk ve miyar ölçüleri devam ettirilmiş, aynı konular ve aynı meseleler üzerinde dönüp durulmuştur. Meselâ sevgilinin boyu ilk ustalardan beri hep servi şeklinde düşünülmüş, saçlar perişan olanak tasarlanmış, kaşlarda hilâl ve kirpiklerde birer ok benzeyişi ileri sürülmüştür. Bu arada konularda da bir iştirak vardır. Bütün divan şairleri vuslat yani kavuşmak arzusundadırlar, hemen hepsi vefalıdır, hepsi her kahra karşı dayanıklı ve sabırlı, hepsi kalender, hepsi âşık, hepsi ruh zengini ve hepsi müptelâdır. Divan şairlerinin hepsinin bir düşmanı, bir rakibi bulunur, yardan başka dünyanın hiç bir lezzetine, hiç biri aldırmaz. Kısaca, bütün divan şairleri birbirlerine eş dertlerle dolu bulunurlar. Diğer taraftan bu edebiyatın hüner ve oyun tarafları vardır. Hepsi sık sık tarih düşürürler, yani yazdıkları manidar mısralardan birer belirli tarih rakamı çıkarırlar, kimisi noktasız şiir yazar kimisi vavsız. Bunlar büyük bir hüner sayılır. Hattâ bazen bu edebiyatta “Bahri firkatte nice fırtınalar çektim ben” mısraını andırır şiirlere, denizcilik terimleriyle karıştırılmış nazım örneklerine bile rastlanılır. Şüphe yok ki bu klâsik konuların tekrarı büyük yaratmalara imkân vermemiştir. Zaten bir dil anarşisi devrinde gelmiş olmak divan şairinin bugün pek çok şiirlerini okunmaz, lügat yardımı ile anlaşılır bir hale getirmiş olduğu için bir bu dar kalıp ve anlayış içinde şiir söylemek arzusu bu edebiyat için gerçekten hüzün verici bir hal olmuştur. Bu sebeple şairlerin çoğu için ve bu devir şiirlerinin büyük bir kısmı için unutulmak mukadderdir.
Fakat Aziz dinleyicilerim, dikkatinizden kaçmamıştır ki ediplerimizin yazıları arasında, konuşmaları zevk verici olan dostlarımızın dillerinde sık sık bazı mısra ve beyitler dolaşmaktadır. Meselâ bir iyi dostumuz tarafından kırılmış mı bulunuyoruz, veya konuşmamızın konusu bu dost ahbap elinden yaralanma üzerinde mi duruyor; hemen bir eski divan şairi imdadımıza yetişir:
“Dünyada nasibin sitemü cevr ise eydil, ahbabın eder ânı da âdâya ne hacet”
Veya pek çok insanların birbirine benzediği, şu dünya içinde halis ve özlü insanın kolay kolay bulunamayacağı üzerinde mi durulmuştur hemen aklımıza bir beyit gelir:
“Eylesen tûtiye talîmi edayı kelimat
Söz insan olur amma özü insan olmaz”
İnsanların birbirlerine olan ilgisizlikleri ve kardeşliklerinden şüphe ettiğimiz bir anda mıyız; yine “eski” adını verdiğimiz, gerçekte her dem yeni şaire başvurabiliriz:
“Ceht eyle hemen gayri eline bakmaya gör kim
Senden ne bana faide benden ne sana var”
Bazen de karamsar bir mizah neşterini insan karakterine vurmaya çalışan şairle beraber oluruz. “Rüsûmu kânı kerem halk içinde mensîdir. Hemen alıp verilir bir selâm kalmıştır.” Şu halde dinleyicilerim, görülüyor ki ortada devrini tamamlamış, zaafları bulunan bi debiyat olmakla beraber yine bu edebiyattan kalma, asırların tahribinden kurtularak ve bugüne kadar değerini koruyarak gelmiş mısra ve beyitler hatırlıyoruz. Şu halde birinci hakikatı görebiliriz. Divan edebiyatı bir beyit ve mısra edebiyatıdır. Az yukarıki beyitlerinde bir hususilik bulamadığımız hatta bazen kötü bir taklit ve yalancılık sezdiğimiz bir gazelin başka bir beytinde ölümsüzlük ve büyük sanatla karşılamamız mümkündür. Fakat altı asırdan kalan şey sadece bu hikmeli mısra ve beyitler olmasa gerek. Bu edebiyatta klâsik bir kurala uyularak tekrar edilen vefa, sabır, naz ve eda, hasret, vuslat maddî ve dar şeylerden nefret gibi, şikâyet gibi bir çok vasıflarla da buluşuyoruz. Bu vasıflar insanlığın birer özel duygusu ve belirtisi değiller midir? Gerçi şair:
“Rakip halime niçin terahhum eylemeye”
Derken, kıskandığı kimse için rakibinden dilendiği merhametle kendisini ve sanatını da düşürmektedir. Fakat başka şair:
“Güncü mihnette rakîbâ beni tenha sanma
Yâr ger sende yatursa elemi bende yatur”
Derken büyük ıstırabını anlatan sanatı ile birden bire içimizi doldurur. Yine bir başka divan şairi ıstırabının bülbülün feryat etmesine sebep olan dertten pek üstün olduğunu anlatmak ister; fakat onun bize neler çektiğini söyleyen mısraı ne yazık ki şairin gerçekte hiç bir şey çekmemiş olduğunu anlatacak kadar soğuk ve yalancıdır:
“Benimdir nevbeti feryât bülbüller hamûş olsun”
Fakat bir başka şair de aynı edebiyat içinde aynı dertle mustariptir, o da bülbülü seslenerek “hiç olmazsa” der, “sen gülün renkli yüzünü görüp sabretmek kararını verebilirdin. Hem yaran taze olsa bile, derdin yüreğinde pek eskiden beri gelmededir. Bu sebeple belki biraz alışmışsındır. üstelik yanında nazlı bir gonca da var. Böyle iken ey bülbül, yine ün veren sensin! Sevdiğimin acıları yüzünden bense senden kaç bin defa daha yaralıyım.” Ve şiiri okuyunca anlarız ki şair sevgiden yara almış olan bütün benzerlerinin derdini eşmededir.
“Görüp rengin yüzün verd’in karar ü sabrını verdin
Ciğerde tazedir zahmın gönülde eskidir derdin
Hele yanında var bir gonca adlı nâzperverdin
Gülün derdinden ey bülbül ne çektin gerçi ün verdin
Gamından dilberin senden hezaran dertnakim ben”
Divan şairi bir aşk uğruna her şeyini bırakmak, varını yoğunu terkederek sevilenin uğrunda ölmek ister. İşte bir şair de bundan bahsetmektedir. Fakat sözlerinin öz şiirden uzak kelime hünerciliği ve yapma bir inşa olduğunu apaçık görürüz:
“Yar için narı gama yanmaya minnet edelim
Yarsız gir deseler cennete nefret edelim”
İşte bir başka örnek derhal bizi büyük sanatla başbaşa bırakıyor:
Çünkü şair anlatır: “Gözlerin beni kahretmek üzere bakacakmış keşke ne zaman? Ah o ne zaman bakacak ki o güne kadar bu zavallı harap vücut çoktan mezara doğru kayıp gitmiş olacak!”
“Gözün demiş ki Hümamîyi öldüren bir gün
Bu arzuya ol erinceye ben mezar olurum…”
Sevilen kimse yanlarında olmadıkları zaman divan edebiyatında şairler duydukları acıları sık sık tekrarlamışlardır. İşte bir şair sevgilisinden uzak kaldığı zamanki halini anlatır:
“İçilse bade lebinsiz harareti yoktur
Şeker yenilse sözünsüz halâveti yoktur
Eğerçi arar’ı bağın bülent kameti var
Nihali kaddine nispet letafeti yoktur”
Fakat bir başka örnekle derhal iş değişiyor, tekrar büyük sanatla yüzyüze geliyoruz. Çünkü şair bakın nasıl içli, candan ve hicranlıdır: “Eğer vücutsuz bir can görmek istersen sevgili, ardından akan, sürünüp giden, bütün yalanlardan soyunmuş, çırılçıplak ruhumu gör! Ve eğer yeşil çimenler arasında bensiz ve lâyık olmayanlarla salınıp gidersen, sana bu zevk haram olsun, çünkü ey gözümün nuru, sen de bilirsin ki, dünyanın her zerresi bir güneş olsa, sensiz bana yine görünmez:
“Eğer can görmek istersen bedensiz
Gör ol ruhu revanı pirehensiz
Çemende nasezalarla o şuhun
Haram olsun hıramı nazı bensiz
Eğer her zerre bir mihr olsa dünya
Gözüm nuru görünmez bana sensiz”
Muhterem dinleyicilerim, görülüyor ki divan edebiyatı sade birer beyitlik hikmet edebiyatı değildir. Onda insan hislerinin en çok içe doğru dönük taraflarını dile getirmek isteyen sayısız güzel parçalar vardır ve onda hayal, vefa, ayrılık, vuslat, kalenderlik, tevazu gibi bir çok insani hususilikler yaşamaktadır. Gerçi altı asrın edebiyatı elendiği zaman elbette kalburun altında pek çok sanat dışı eserler ve şiirler kalacaktır. Fakat ben onun bu zayıf örneklerindeki durumu incelemek işini uzun yazılı etütlere bırakıp konuşmalarımda asıl tenkidin hedefi olan güzelin izinde yürümek istiyorum.
Şardağ, R. (1945, İkincikânun 1). Divan Edebiyatı. Radyo, 3 (37): 20.

