
İslâm uygarlığı bir mucizedir. Kendi ilgisizlikleri yüzünden veya cahil din yorumcularına küserek bu mucizenin ısısı ile yanmayanlara sunacağımız belgeler, en büyük hizmeti görecek sanıyorum.
Başlangıçta, eski Yunan uygarlığını aktararak işe giriştiği ve yalnız bununla yetindiği sanılan Müslümanlar, Hz. Muhammed’in, anılara yerleşmiş uyarı ve öğütleri ve kendilerindeki öğrenme ve öğretme yeteneğiyle evrensel bir atılışa geçtiler.
İlk iş kitap yazmak, ondan önce de kâğıt sanayiine girişmekti. Hicretin 1. yüzyılı bitmemişti ki Müslümanlar kâğıdı Mezopotamya’dan alıp Arapça konuşan topraklara soktular. Bağdat ve Mısır artık iki büyük kâğıt merkezidir. Kâğıtçılık, kitapçılığı, kitapçılık, telifçiliği, kitap yazmak da ilmi sürükleyince birdenbire karanlık dünyanın doğu, Ortadoğu Afrika ve Asya kesitlerinde ilim merkezleri doğdu. Gerçi, yazılan kitapların çoğu Arapçaydı. Ama yazarlar Türk, İranlı, Arap, Hintliydi. Hatta bu aşkla, Saibî ve Yahudiler de coşup bu ilim kazanına bir şeyler attılar. Arap tarihçisi İbn-i Haldun: “Hamle tül ilme ekserühüm ül acem” diyerek, ilim atılışlarına girişenlerden çoğunun Arap olmayan milletlerden geldiğine işaret eder.
İslâm’dan önce Fârab, Konya, Fergane, Harzem, Hind ülkelerinde, dikkati çeken bir bilimsel uyanış yoktu. İslâmlığın ateşi her yana yayılıp ilim ışıklarına ruh oldu. Örneğin Arap bilgini Birunî, bu ışıktan közlenerek bütün ilim yüceliğine, Hind topraklarına ulaştı. Mes’udî, başta İslâm coğrafyacıları, araştırma ruhunu İslâm’dan aldılar. Kısa zamanda teoriye dayanan ve uygulanabilen bilimleri öğrenme coşkusu, kentten kente yayıldı.
Ya’kubî’nin gözlemine göre kendi zamanında Bağdat’ta, yüzü aşkın kitapçı vardı.
Kitap basma ve yayma işi de satma kadar gelişmiştir artık. Kısa zamanda İslâm ülkelerinde okul ve mescitlerin kapılarına ilim öğrenmek isteyen öğrenciler doluşur. Halife Me’mun’un “Beyt tül Hikme”si, türlü dillerde kaleme alınmış bir kültür ocağıdır ve kitaplıklar, tüm kentlerde çiçek bahçeleri gibi İslâm’ın düşünce ve duygu dünyasında gelişir.
Şiraz’da Dilemî’nin kitaplığında, yeryüzündeki bütün kitapların bir tıpkısı var. İbn-i Sina uzun zaman burada çalıştı. Yine Dilemî’lerden Fahr üd dövle’nin veziri özel kitaplığını taşıtmak için dört yüz deve kiralamıştır. Bahâ üd dövle’nin veziri, Ardaşir oğlu Sâbûr’un kitapları (10.000) cildi aşkındı. Bir akşam karanlığında, vezirini, ağlayarak dua ederken gören ve bu hıçkırıklarının sebebini soran hükümdara, vezirin cevabı şudur: “Rabbim, Kur’an-ı Keriminde, ‘Oku!’ buyurdu. Bense çok az şey öğrendim, ona olan kulluğumu yapamadım.”
Padişah 2. Aziz Billah’ın veziri Kilsoğlu Ya’kub’un kitap toplamı (110.000) dir. Elhakim zamanında Mısır Fatimî’lerinin kitaplığı (100.000) i aşkındır. Bu sayı Mustansır Fatimî zamanında (200.000) e ulaştı. Kurtuba’daki Endülüs Emevî halifesi 2. Hakem, büyük bir kitaplık kurdu: (400.000)! Yalnız kitap adları 44 cilttir. Gırnata’da Emevî’ler zamanında 70 genel kitaplık buluyoruz. Düşünün ki, bu tarihten dört yüz yıl sonra, Akıllı Charl, ancak bin ciltlik bir kitaplık yapabilmiştir. Bunun üçte biri de üfürükçülük, papazlık ve keşişliğe ilişkin.
Marakeş Sultanının kitapları (400.000) dir. Bir gemiyle memleketine götürürken korsanlar çalar. Bunlar sonradan İspanya Kralı 3. Philip’in eline düştü ve “uskuryal” kitaplığının aslını o meydana getirdi.
Müslümanlar dünyada ilk kez genel kitaplık kurmanın, vakıf etmenin de öncüsü oldular. Birbirleriyle rekabete giriştiler. Kur’an ve İslâm aşkından geliyordu bunlar…
Şardağ, R. (1973, Ekim 03). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – İslâm uygarlığı bir mucizedir. Yeni Asır, s. 5.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…


