
Yıl, İsa’dan sonra 1588’dir. Frankfurt başta gelmek üzere, Fransa ve İngiltere’de İbn-i Sina’nın “Kanun”u ve Razi’nin “Kitab ül Mansur”u ders olarak okutulur. 17. yüzyılda, Fransız ve Alman doktorlarının temel ders kitapları İsâm tıbbı idi.
Bağdatlı İsa oğlu Ali’nin, “Tezkire tül Kehalin” (Göz doktorları Antolojisi)i ve bazı İslâm doktorlarının kitapları, İngilizlerce temel bilim ve ders kitabı olarak kabul edilmiştir. Bugün, kapılarından tıp metodları öğrenimine koştuğumuz Avrupa, İsa’dan sonra, 1820 yılında henüz İslâm operatörlerinin operasyon usûllerini kullanmadaydı ve en az altı yüzyıl önceki İslâm metodlarını yenileyememişti…
Batı’da en yeni sağlık usûllerinden biri, “Jimnastik yoluyla tedavi”dir. Tanrı’nın ulu ve kutsal kitabından güç alarak uğraşılara, bilimsel çalışmalara girişen Müslümanlar bunun da tekelini ve şerefini taşır. İbn-i Sina “Kanun” adlı ölümsüz eserinde bu konuda da derin ve şaşırtıcı bilgiler verir; dış organ çalıştırmalarının, salgı bezlerinden başlayarak bütün iç organları nasıl etkileyeceğini anlatır. Beden hareketlerini ilâç yerine kullanan ünlü İslâm bilgininin görüşleri, günümüzün modern tıp otoritelerince de hayranlıkla biliniyor ve uygulanıyor. Jimnastiğin çeşitleri, tek bir beden hareketiyle yetinmeyerek, her insanın vücut ve sağlık durumuna göre gereken beden egzersizlerini uygulamak “Kanun”da çok ayrıntılı anlatılmıştır.
Vücut anatomisi de, ilk kez Müslüman bilginleriyle bilimsel açıklığa kavuşmuştur. Calinos’unkileri çok çok aşan bu bilginlere, Razi‘nin “Mansurî” adlı tıp kitabında İbn-i Sina’nın Kanun’unda Ali Bin Abbas’ın “Kitab ül Mülkî”sinde rastlanır. Denilebilir ki İslâmlar ölüye saygının gerektirdiği güçlüklere rağmen insanlığa anatomide son sınıra kadar ulaşan deneysel bilgiler armağan ettiler. İranlıların Farslaştırarak “Mâristan” dediği, Arapçası “Bimaristan” olan hastahaneler ise, Müslüman bilgin ve doktorlarının bilim merkezleriydi.
Onlar ilk hastaneyi Harun Reşid zamanında kurdu ve bu hükümdar zamanında tam örgütlü hastahaneler beşe yükseldi. Daha sonraları, tıp merkezlerinden çok uzaklarda kalmış kent ve bucaklara giden ve her türlü ilâçla donatılmış seyyar hastahanelerin kurulduğunu gördük. Zaman İsa’dan sonra 11. yüzyıl başlarıdır.
Razi, ”Rey” hastanesini kurmuştur. Burada doktorlar arasında sınıflama var. Hastalara ilâçları ancak yeni doktorlar verebilmede “Azedi” hastanesinde yirmi dört doktor, gözcüler, operatörler, kırıkçılar, sinir be ruh doktorları görev başında zengin bir farmakoloji bölümü, kimya laboratuvarı mevcut. Aşı usûlleri uygulanmada çift nöbetçi doktoru her gece nöbette. 20. yüzyılda doktorsuz bucaklar ve tek doktorlu hastanelerle yönetilen İslâm ülkeleri varsa, kabahat İslâm’da mı? Kur’an’da mı?
Hemen bir noktayı yine açıklayalım: Bütün bu hastaneler zengin hayır sahiplerinin vakıflarıyla kurulmuştur. Kur’an’ın sosyal adalet yardım ilkelerine dayanılarak, coşkuyla yükselmiştir. Devleti devlet yapan ellerde, Kur’an’ın gerçeğine inanç, varlıklı halkta, millet ve İslâm uğruna bütün varını sebil ediş aşkı olursa, elbette sonuç böyle parlak olur. 11. yüzyıl tarihçilerinden İbn-i Ebi Esib’a pek çok hastane yanında, akıl hastaları için tımarhaneler de yaptırıldığını anlatır. Ab ul Abbas adlı yazar Halife Mütevekkil zamanında, bir hastahanenin Bağdat’a rahatça nakledildiğini, yine o yüzyılın seyyahlarından Ali Bin Abesî, hastaların kontrolü işinde kadın hemşirelerin görevlendirildiğini anlatır Hicretin 541-569 yılları arasında yaşayan Türk Atabeklerinden Nureddin Zengi, bir haçlı asilzadeden aldığı fidyeyle Şam’da, tam örgütlü bir hastane kurdu.
Salahattin Eyyubî’nin Mısır’da yaptırdığı “Nasırî” hastanesindeki tıp çalışmaları için İngiliz Profesörü Arbri “Müslümanların bu hastahanede yaktığı bilim ışıklarını Batı, kasıtlı Müslüman düşmanlığı ve garez duygusuyla beşyüz yıl göremedi” der.
Sultan Kalavun’un yaptırdığı Mansurî hastanesinde, inanılmayacak kadar orijinal bir metod var: Uykusuz hastalar, hafif müzik ve öykücülerin masal ve öyküleriyle uyutuluyor. İyi olan hastaların, gideceği yere kadarki harcamaları karşılanıyor.
İlk kez İtalyan ve Fransız doktorları hastane kurma düzenini Müslüman ülkelerden taklid ettiler, onları da öteki Avrupa memleketleri izledi.
Tıbbın bu gelişmesi, insanın; canına, hayatına verilen önemdendi. Bu inançlarının temeli Kur’an’dı. İşte yüce Tanrımızın buyruğu “Katil olmayan, memleketi ve toplumu için bozgunculuk yapmayan bir insanı kim öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş demektir. Kim, bir insanı yaşatır, ölümden kurtarırsa, bütün insanlığı yaşatmış, kurtarmış olur.” (Kur’an Mâide sûresi, âyet 32)
Şardağ, R. (1973, Ekim 06). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – İslâm tıbbı ve Avrupa. Yeni Asır, s. 5.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…


