Dünya bilgisi de Müslümanlar elinde

“Coğrafya” sözcüğü, ilk Yunan’dan gelir; başlangıcı da orası sayılmış. Halbuki Ernst Von Aster’in bilimsel araştırmaları, bu bilginin başlangıcını, Sami soyundan gelen Finikelilere bağlar; sonra da Yunanlılara. Buna dayanarak yetmiş  yıl öncesine kadar hazırlanmış kitaplarda ilk Müslümanların hizmeti kasıtlı Hıristiyan bilginlerce perdelenmiştir. Ama son yıllarda… Evet, son çeyrek yüzyıldan bu yana, Avrupa’nın, doğu bilginleri, (orientaliste) unutulmuş Lâtince kaynakları ele geçirdikçe, Arapça yazılmış çok eski yazıların peşinden koştular. Bazıları bulundu, bazılarının Lâtince çevirisi veya Süryanice aslı ele geçti. Bunların ışığında ortaya çıktı ki masallar ve efsanelerle karışık ilk Yunan coğrafyacılığı yanında, ilk İslâmların coğrafyası; gözleme, görgüye, araştırmaya dayanan bir ilim niteliğindedir ve şereflerin en büyüğü, bu alanda da Hakk’ın buyruğunu yerine getiren Müslümanlarındır.

İlk İslâm hacıları, gezginler, tüccarlar, açık denizler ve karalarda yaptıkları gezilerde gördüklerini belirttikçe merak arttı. Bilim aşkıyla, görülenlerin saptanmasına başlanıldı. Doğal engebeler, yollar, insancıl (beşeri) coğrafya alanlarında ilgiyle duruldu. Hele şaşırtıcı gezi notları tüm Müslümanların ilgisini artırdı. Herkes evrendeki yollar, limanlar, deniz ve ırmaklar ve buralarda yaşayanların görenekleri hakkında ışıklandı. İnsanla kaplı dünyanın yedi büyük kesite bölünmesi ve bazı Farsça deyimler ilk İslâm coğrafyalarında görülür.

Müslüman coğrafya ve tarihçilerinden Ya’kubî “Kitabü’l-Beldan”nında, birçok geziler yaptığını, bilgilerini, sözünü ettiği yerlerin insanlarından aldığını anlatır.

Ebul Hasan Mes’udî‘de gözlem, deney yollarıyla ilme ulaşmış ilk İslam coğrafyacılarımızdan. Latin ve Süryani kaynaklarından elde edilen son bilgiler, onun en büyük eseri olan “Kitabü’l-Kadâya Ve’t-Tecârib”inin, yaptığı gezilerde kaybolduğunu gösteriyor. Ama, Mes’ûdî’nin “Kitab ül Tenbih vel Eşraf” adlı eseri, bilimsel coğrafyanın ilk büyük örneğidir. Özellikle “Murücü`z-Zeheb adlı kitabı, nesnel görüşlere dayanır ve günümüzde bile özlemini çektiğimiz bir eleştiri ahlakını belgeler. Kendisinden önceki Tâhiz’in, Mehran (bugünkü Nil) ırmağı hakkındaki bilgileri gerçeğe dayandığı için onu tutar. Fakat yine Tâhiz’in “Kitab ül emsar”ının son bölümlerini, gözlem ve gerçekdışı olarak eleştirir. Kitabının, Arapça aslında, kendi koyduğumuz sayıya göre 81. yaprakta şöyle der: “Çünkü o, karanlık gecelerini yalnız kitap yapraklarını incelemekle geçirmiş, gezilere, olumlu inceleme ve gözlemlere vakit bulamamıştır.”

Müslümanlar, Mes’udî sayesinde coğrafya bilgileri, onun aracılığı ile de ticaret olanakları kazandılar. Yine İslâm coğrafyacılarından Birunî’den de faydalandılar.

Bu bilginler İslâm ülkelerinin sınırlarını aşarak deniz yolu ile Hind, Çin ve Japonya’ya ulaştı. Kara yoluyla da orta asya ve Çin’in tanınması sağlandı.

Marco Polo’dan beşyüz yıl önce Süleyman Tacir Çin’i tanımıştı.

Tâhiz ve Seâlibî, Çin sanatlarından ve inanışlarından genişçe söz etmiş ve Türk, Arap, İran hakkındaki bilgileri de, karşılaştırma metoduyla kitabına almıştır. Özellikle Birûnî’nin kaleme aldığı “Tahkik mâ li’l-Hind”, Hindistan’la ilgili en eski, en bilimsel bir baş eserdir; hazinedir. İnsancıl coğrafya ve folklor bakımından ölümsüzdür.

Halife Vâsık; başlarında ünlü astronom “Harzemli Musa oğlu Muhammed”in bulunduğu bir kurulu “Ashab-ı Kehf” ceset ve mezatlarının durumu hakkında bilgi vermek üzere Anadolu’ya göndermiştir. Kurul; Efes kentine yakın bir tepede (belki de bugünkü Meryem Ana sırtlarındaki Bülbüldağı’nda) Ashab-ı Kehf’in cesetlerini buldu ve sonucu halifeye sundu. Öykü, İbni Hurdâzbih tarafından anlatılmıştır. Bu inceleme görevinin doğruluğunu, batılı kaynaklar da onaylamıştır. Müslümanların kitaplarında acaip tasvirler, abartmalı, masalsal anlatımlara yer verilmemiştir.

Bundan 900 yıl önce birkaç Mağripli (Kuzey Afrika) gözü pek Arap, aylarca karanlık ve engin denizlerde inceleme gezisi yaptılar.

Yazık ki, Kristof Kolomb, Magellan ve Amerigo Vespucci‘den beşyüz yıl önceleri yapılan bu gezi ve coğrafyasal araştırmaya Nüzhetü’l-Müştak adlı eserde, aradan birkaç yüzyıl geçtikten sonra rastlanıldı. Onu izleyerek İdrisî, Atlas Okyanusu’nu dolaştı; izlenimlerini yazdı. Kızılderililerle ilk değinti kuran 900 yıl önceki Müslüman coğrafyacılardır.

Rusya’dan ilk söz eden İbni Fadlân’dır. El Mehlebi, İslam göçünün 375. yılında (11. yüzyıl) Fatımi Halifesi El’aziz Billah için yazdığı kitapta, ilk kez, Sudan kentlerini anlatır.

İsa’dan sonra 11. yüzyıldayız. Bir Müslüman denizci grubu, sefineyle Hindistan ve Güney Amerika kıyılarını gezmiş. Çin kıyılarını incelemiştir ve batılılardan yüzyıllar önce Japonları tanımışlardır.

Avrupa, coğrafya alanında Endülüslü İdrisî’den ilk kez bilimsel coğrafya’yı ve dünya haritasını yapmıştır. Sicilya adalarının haritasını düzenleyen de odur.

Bunları, “Nüzhetü’l-Müştak” ta toplamıştır. Eserin bir özeti, 1619’da Roma’da yayınlandı. 11-12 yüzyıldaki, Sicilya, İtalya ve komşu memleketlerin durumunu, hıristiyan bilginleri bu özetten öğrendiler.

17. yüzyıla kadar kentlerle ilgili Müslüman takvimi kullanıldı batıda.

Orta çağda İdrisî’yi izleyerek gelen Ebul Feda, İstahrî, Makdesi coğrafyacılığı yücelttiler.

Hele Yakut Hamevî’nin “Mucemü’l-Büldân”ı, yeryüzünün ilk coğrafya ansiklopedisidir ve insanlığa Müslümanların armağanıdır. Coğrafya ilmiyle birlikte ticaretle, batıya Müslümanlardan geçmiştir. “Müslin”, “Musullî”den; “Damask”, “Dımışkî”den; “tapis”, “İtabî”den; “tariff”, “ta’rife”den; “bazar”, “bâzâr”dan; “magazin”, “Megâze ve mahzen”den; “Caravane”, “Kârvan”dan gelir. Örnekleri daha da sürdürsek, sonu gelmez.


Şardağ, R. (1973, Ekim 09). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – Dünya bilgisi de Müslümanlar elinde. Yeni Asır, s. 5.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın