
İslâm dininin temeli, sosyal adalete dayanır; onun güç aldığı kaynak da Kur’ân-ı Kerimdir.
Hazret-i Muhammed’in, “Fakirim; bununla övünürüm” diyen sesini gerçek anlamıyla kavramada yarar var: Müslümanlık, insanları yoksulluğa itmez ve yoksulluk bir ülkü, amaç değildir. Dünya zenginliklerinin tümünü, ne zaman geleceğini bilemeyeceğimiz bir Tanrı buyruğuyla bırakıp gidecek değil miyiz? İki arşın kefenin dışında öte yakaya hangi çula bürünerek varacağız? Müslüman dinine göre öyleyse, asıl olan yoksulluğumuzdur, hiçliğimiz, kimsesizliğimizdir. Yüce Tanrımızın kutsal kitabımızda, sık sık hatırlattığı bu acı gerçeğe doğu insanının, İslâm’dan önce karakter ve hamurunda getirdiği kötü niteliklerinden biri doymazlık ve madde taparlığıdır. Paraya, şehvete, mevki ve yüksek katlara tırmanma hırslarına gem vurabilmeleri için, Kur’ân’a dayanarak peygamberimiz, ilk ergin halifeler ve İslâm imam ve öncüleri Müslümanlara iki şeyi aşılamaya çalıştılar:
1-Ölümün varlığı
2- Allah katında yoksulların daha değerli olacağı.
Hz. Ali’nin parmağında taşıdığı yüzükte şunlar yazılıydı: “En büyük öğretmen ölümdür.” Ama yazık ki, biraz da insanlara özgü olan bu dünya zevkleri ve arzuları, doğulu karakteri olarak Müslümanlarda doymazlık ve madde azgınlığı sınırına ulaşmaktan kurtulamadı, otuz yıldır kendi memleketimin kitaplıklarında ve İran, Pakistan kitaplıklarında elimden geçen Arapça, Farsça ve Osmanlıca eserlerin pek çoğunu şehvet azdırıcı bitkisel öneriler içinde buldum. Hatta en mistik ve dinsel kitapları okuyanlar, el yazılarıyla bu kitapların kapak yapraklarına şehvet arttırıcı ilâçların nasıl yapılacağını yazmaktan kendilerini alamamışlardı. Yükselme azgınlığı da böyle değil mi? İran tarihindeki Sasanlıların otuza yakın vezirinden yarısı azledilmiş ve kafası kesilmiştir. Abbas ve Ümeyye oğullarından da bir o kadar vezir kafası gitti.
Osmanlı Sadr-ı a’zamlarının sayısı, yüz kırkı aşkındır. Bunun kırkının kafası gitmiş; yirmisi azledilmiştir. Buna rağmen sadr-ı a’zam olabilmek için girişilen tezvir [yalan dolan], haset ve fitne oyunlarının ölçüsü var mı?
İşte bu azgınlıklar; İslâm’dan önce Hind felsefesinde ve Yeni Eflatunculukta, yoksulluğun benimsenmesi, öte dünyaya dayanan ve bu dünyanın gözlerimizde sıfıra, hiçe inmesi gibi görüşlerin doğmasını hazırlamıştı. İslâm’dan sonra da tasavvuf irfanına ve felsefesine yol açtı. Ancak, hemen söyleyelim ki İslâm tasavvufunun esinleniş kaynağı Kur’an’dır. Olsa olsa, Tanrı’nın Kur’an’daki bazı yargıları abartılmıştır. İslâm irfanı, (İç bilgisini, gönül bilgisini dünya bilgisiyle yoğuran, sezgi yanı da kuvvetli bilgi) bütün erginliğini tasavvufta bulmuştur.
İslâm’da tasavvuf, önceleri Tanrı’ya aşırı kullukla ve yoksulluğa katlanımla başladı. Zamanla, bazı iki yüzlü sûfîlerin; kendilerini yanlış yorumlamalarına ve şeriat düşmanı göstermelerine kızdıkları için şeriat ve fıkıhçılar gözünde nefretle karşılandılar. Halbuki bütün yorum özgürlüklerine rağmen İslam tasavvufu, Kur’an’a karşı değildir. O’nun çizgisindedir.
İlk tasavvufçulardan Abûzer Gaffarî, bir çeşit İslâm sosyalizminin; Selman-i Farisî, yoksullarla birlikte kaynaşmanın; Hasan Basrî, dinsel kültürü geniş bir vâiz olmanın; Rabia-i Adviyye, Allah aşkıyla yanan kadınlığın en eski örnekleri oldular. Tasavvuf yolunun ilk öncüleriydiler. Daha sonraları İbrahim Edhem, Budizmden bazı etkileri tasavvufa soktu. Zünnûn, İsa ve yeni Eflatunculuğa da eğildi. Hâris, nefis denetiminin, en güzel örneğini verdi. Şeriatla yeniden kaynaşır oldular.
Nöbet Hallac Mansur‘a gelince bu Allah yolunun mecnunu, yeniden şeriatın, yani Kur’ân’ın dışına taşar kabul ettiler. Cüneyd Bağdadî, İmam Kuşehrî, Ebu Nasr Serac, Gazalî, Şeyh Şahabeddin Sühreverdî, şeriatla barıştırdılar, tasavvufu. Ama zaman daha da ilerleyince fıkıh ve şeriat erbabı, tasavvuf irfanını kavrayamadılar. Onu karşılarına aldılar. Muhyiddin Bin Arabî, Sadreddin-i Konevî, tasavvufu, bütün İslâm aydınlarına sevdirdiler, fanatizme batmış pek çok din adamına sevdiremediler. Onların elinde metafizik bir dünya kuran tasavvuf, İbni Fariz, Mevlânâ ve Şeyh Şebüsterî ile cisimden ruha, şiire ulaştı; özellikle yüce Mevlânâ, taktığı insancı kanatlarla onu doruğa ve ölümsüzlüğe ulaştırdı.
Tekkeler zamanla gelişmeye başlar, bu sevimli felsefe halka yayılır. Bunu izleyerek de bir kardeşlik ve birlik kurulur.
Tasavvuf, Allah’ın birliğini, yüceliğini, ondan başka Tanrı olmadığını, tartışma konusu yapmadan kabul ettikten sonra, pek çok din adamının; İslâm dinini görevci kuru, korkuya dayalı bir din haline getirmesine karşı çıkmıştır. Aslında, “Ben Allah’ım” diyen bütün tasavvuf bilge ve ozanları, kendilerini, Allah’ın vekili gibi görmüşlerse, ruhlarında O’nun ışığını yanar bulmuşlarsa ve bu aşkla gönüllerini yangına vermişlere, dar düşünceli din adamlarına sitem etmişlerse, bu Kur’ân’a, şeriata tıpatıp uyar.
Yoksulların halini görmeden, onlara acımadan, kardeşlerinin sefaleti karşısında kaskatı kesilmiş, sade insanlıktan değil, Kur’an’dan ve Allah yolundan da çıkmış zenginleri ibretle süzmüşler, yoksulluğa övgü dizmişlerse, haram dolu para keselerinden başka bir şey tanımayan Müslüman kardeşlerini veto ederek “Bir lokma, bir hırka” nın mistik felsefesi içinde boyun bükmüşlerse, bu davranışları ve irfanları Kur’an’a, şeriata tastamamına bağlılıktır.
Onlar, kendi ülkelerinde, kavrayışı kıt kardeşlerince, zaman zaman eleştirilirken Avrupa ve tüm dünya milletleri, bu bilgelerin büyük etkisiyle beslenmişler ve bunu vakit vakit itiraftan çekinmemişlerdir. Yarın, kısmet olursa bu noktayı aydınlatacağız.
Şardağ, R. (1973, Ekim 12). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – İslâm dini yoksulluk ve taassup. Yeni Asır, s. 5.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…


