
İçinde yaşadığımız dünyanın utanç verici durumunu görmeyen var mı: Zengin, yoksula karşı, kör ve insafsız; yoksul zengine düşman. 20. yüzyılda, bir Musevi-Alman filozofunun, buna çare olarak öne sürdüğü şey de yoksulların ihtilâli ve kardeş kanı akıtılarak varlıklı sınıfların bütün haklarını ellerinden alması. İki kampa ayrılan zavallı ve şaşkın dünyanın halbuki panzehiri, kurtuluş iksiri İslâm’dadır; Kur’an’dadır. Tarih boyunca Müslüman Arap’ların kurduğu “Teavüniyye” [yardımlaşma] örgütünün aslı neydi biliyor musunuz: Zenginliği artan, geliri ve varlığı çoğalan Arap, “Teavüniyye” örgütünün bir ilgili görevlisi aracılığı ile Şeyhülislam’a haber iletiyor: “Benim gelirim şu oranda arttı. Benden yardım istemeye gelsinler; yardım oranını önceden bildirsinler ki hazırlıya koyayım.”
İran ve İslâm Türk devletlerindeki Kervansaray düzenini bilmeyenimiz pek azdır. Uzak kentleri birbirine bağlayan; kuş uçmaz, kervan geçer çöl, ova, bozkır ortalarında bir şefkat umudu tüttürerek yanan bu kuruluşlar kendisine; gecelemek, dinlenmek için uğrayan iş adamlarına, iş arayan yoksullara, memleketine dönen gariplere açıktı. Müslümanların yıkanma, yeme, içme, uyuma ve güvenlik altında ertesi gün yola çıkmaları için hayırsever zenginler tarafından yaptırılmış, döşenmişti. Onların buyur ettiği yoksul olan ve olmayan konuklar ertesi günü, dünyada hiçbir servetin karşılayamayacağı bir ücret öderlerdi… “Allah razı olsun!”
Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nce uygulanan vakıf anlayışı da Türklerin ortaya attığı İranlıların, Osmanlı Türklerinin yüzyıllarca uyguladıkları yoksul halka açık hayır kurumlarıydı. Allah tanır ve Kur’an’ı anlar Müslümanların kurduğu vakıflar, kendi harcamalarını karşılayacak gelir getirecek yan tesisleri de kurmayı ihmal etmezlerdi. Varlıksızlara iş ve mesken olanaklarını da kapsayan kurumların, ölenlerin evlâtlarınca kutsal bir emanet olarak yönetilmeleri günümüz için ibret vericidir.
Yine Müslüman Türklerin ortaya attığı imece örgütleri yüzyıllar içinde yapılmış okul, çeşme, mescit, bahçe, park, imaret gibi eserler hep sosyal adalete verilen önemi gözler önüne serer. İspanya’nın Kurtuba’sından, Endülüs’e, oradan Fas’a, Mısır’a Şam’a geçin: Konya, Bağdat üstünden aşarak Esfehan, Şiraz, Rey, Nişabur, Tus, Belh’te duraklar yapın; sonra da Hind’e, Delhi’ye uzanın. Bu azametli ve engin topraklara kondurulmuş yüze yakın üniversite, okul, hastahane ve camiler; vezirlerden başlayarak orta tabakalara kadar inen, durumu elverişli kişiler tarafından Allah için, O’nu memnun bırakmak ve İslâmsal, görevi yerine getirmek için yapılmıştır, yaptırılmıştır.
Hac, varlıklı Müslümanlara farzdır. Ancak kutsal kitabımızdaki sosyal adaletle ilgili âyetlerin tümü; anlamlandırılır, amaçlandırılırken, Haccın dolayısıyla ruhsal imanı tazelemekten başka, nedenleri olduğu da anlaşılır.
Dünyanın her köşesinden gelecek İslâm dini yolcuları arasında kurulacak kültür ilişkileri, yollarda rastlanacak ve orada görülecek yoksulları kalkındırma da haccın ana amaçları arasındadır.
Besinden, rızıktan, ekmekten yoksun olanların en beklenmez direnişlere geçeceklerinden kim kuşku duyabilir? Hz. Muhammed, “Allah’ım, bizden ekmeği eksik etme, mübarek kıl. Çünkü o olmazsa ne namaz kılabiliriz, ne oruç tutabiliriz, ne de senin emrettiğin şeyleri yerine getirebiliriz.”
Ekmeği, maddi ihtiyaçların bir simgesi, sembol işareti olarak düşünebiliriz.
Geçmiş yüzyıllarda, henüz soysuzlaşmamış halifelerin pek çoğu, Osmanlı padişahlarının büyük bir bölüsü bir şeye çok dikkat etmişlerdir: Zorunlu besin maddelerinin (Ekmek, et, peynir, yağ, un ve bunun gibi) yoksul halkı güç duruma sokacak bir fiyat artışına uğramaması “Tâcü’t-Tevarih”, deli İbrahim’in, bilinçli olarak ancak bir kez öfkelendiğini, ekmeğin pahalılaşması karşısında, “Ya raiyet? Ya yoksullar?” diye hop oturup hop kalktığını anlatır.
Geçmiş yüzyıllarda Ramazan aylarında Kurban ve Ramazan bayramları, üç aylar, Cuma günleri, düğün törenleri, ölümler, bir yolculuğa çıkmalar, bir tehlikeden kurtulmalar, murada ermeler, çocuğun okula yazılması, kılıç kuşanmalar, yeni ev yaptırmalar, çocuk doğurma zamanları, fırsat sayılarak yoksullar akla gelir, onlara, çoğu zaman gizli sadaka verilirdi. “Sadaka” sözcüğünün anlamını da yanlış bellemeyelim: Allah’a sadakat ve bağlılığın bir belgesi sayıldığı için, ona “Sadaka” denilmiştir. Yardımlara bu isim verilmiştir.
Bugün yabancı dinden olanların eline ve uygarlıkları arasına uçurduğumuz ve kendi elimizden çoktan yitirdiğimiz bu güzel niteliklerin temeli İslâm’dır; Onun da kaynağı Kur’an’dır.
Yarın, kısmet olursa, Ulu Tanrı’nın bu yoldaki âyetlerini tümce yayınlamaya başlayacağız. Böylece Allah’ın kitabından habersiz ve ilgisiz oldukları halde dudak büken, Kur’an’a dönüşü, eğilişi gerilik sayan aydınları uyaracağız. Camilerimizde yıllar yılı namaz, oruç, hac ve zekâttan başka bir şey anlatmayan bir çok din adamı ve dindar kardeşlerimizi harekete getireceğiz. Memleketin kurtuluşu Kur’an dururken ve vatansız Allah’sız felsefelerde bulacağını sananlarla, yoksul halka arkasını dönenleri de utandıracağız.
Şardağ, R. (1973, Ekim 15). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – İslâm dini ve sosyal adalet. Yeni Asır, s. 6.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…


