Kur’an ve İslâmlık akla dayanır

İslâm dininin elbette, kalplere dolması gereken inanmanın sıcak ateşinden güç almış iman yönü var. Dünyada anne ve babalarımıza bizi bağlayan ipler, aklın dokuları değil, ruh ve gönül kaynağından fışkırmış sevgilerdir.

Ama yaşça erginliğe doğru yaklaştıkça bilinçli ve akla dayalı olarak anne ve babamızı sevmeye başlarız.

Yirmi yaşında bir gence “Anne ve babanı niçin seviyorsun?” denildiğinde, “Hiç! Sebebi yok, seviyorum içimden öyle geliyor, inanıyorum” demekle yetinir mi?

Çocukluk dönemini bitirip olgunlaşan her insanın, Tanrısına, yalnız kalbindeki imanla değil, aklındaki kavram, mantık ve kanıtlama yollarına dayanarak da ulaşması gerekir. Yüce Mevlânâ der ki: “Rüzgârın, yağmurun yaptıklarını nasıl kafanla buluyorsan, Allah’ın eserlerini de yalnız inanç ateşiyle değil, akıl yollarına dayanarak bulacaksın.”

Biz, güçlükler, korkular, umutlar, şaşkınlıklar ortasında olmasaydık, evrendeki ilkelliğimizden kurtulup bugünkü uygarlığa ulaşır mıydık? Şaşkınlığımızın, korku ve güçlerimizin yol göstericisi iman olduğu oranda, akıldır da. Ama evren denen sınırız Okyanus’tan gelen dalgalar, bazen aklımızı aşar. Nitekim bir nokta gelir ki aklın yanı sezgiye ve kalbe yaslanırız.

Düşünelim: İslâmlık Hira Dağı’ndan Hz. Muhammed’le inip, Tanrı melekleriyle ilişki kurduktan sonra Muhammed, Hatice ve Ali’den katışık bir çemberi yıktı. Yavaş yavaş Medine ve Mekke’yi sardı. On yıl sonra da bütün Arap Yarımadası’na yayıldı. Aradan, çok değil, bir yarım yüzyıl geçmeden de dünyanın bütün noktalarına ulaştı. Ayrı dinden, mezhepten olanlarla dinsizleri etkisi altına aldı. 14 yüzyıl süresince de, kültür ve uygarlıkça tüm evreni tutuşturdu. Bu dalga hep ileriye yönelikti. Önüne çıkan köhne ağaçları devirdi. Müslüman olmayan ülkeleri, kendi kapılarından uygarlık dilenir bir hale getirdi.

Neden? Akla dayalı bir din oluşundan. Madde ve manayı, iç ve dış’ı, cisim ve ruhu, birbirini ezmeyecek bir önemde atbaşı götürmesinden; bunun için de aklı, mantığı, kafayı kullanmasından.

Bugün, evrende 750 milyon Müslüman var. Eğer Kur’an’ın gerçeği, akıl yolu bırakılmasaydı, tüm dünya Müslüman olmuş olacaktı.

Ne yazık, evrenin müslümanlaşmasından vazgeçtik, İslâm ülkelerinde bu yüce dine ilgi azalmış, O’na arkasını dönmüş, Batı mukallitleri ve O’nu anlamakta yetersiz hocaların gayretkeşliğiyle şimdiki perişan hale gelmiş bulunuyoruz.

Dört yüz yıldır akla, bütün kapıları kapayan, “İçtihat” görüş tartışmalarını yasaklayan, Kur’an tanımaz yorumcularına rağmen Kutsal Kitabımız, halbuki, her şeyi aklımızla çözmemizi ister. Kur’anda en çok geçen âyetler arasında, “Ne çok insan var ki, aklını kullanmaz.”, “Niceleri var ki bilincini kullanmaz.”, “Nice kimseler var ki derin derin düşünmez.” Diyen Tanrı sözleri, en büyük yeri kaplar. Ulu Tanrımız, “Ve sahhare lekümül leyle” diye başlayan yüce âyetinde şöyle buyurur: “Allah; geceyi, gündüzü, güneş ve ayı sizler için buyruk altına aldı, sizin buyruğunuza verdi. Yıldızları da öyle. Bunlarda, düşünen kimseler için dersler vardır.” (Kur’an, Nahl Sûresi: Âyet 12)

Bakara Sûresi’nin (73), (164), 242 Âyetleri: Müminûn Sûresi’nin 80; Ra’d Sûresi’nin 4.; Rûm Sûresi’nin 24.; Lâsiye Sûresi’nin 5. Âyetlerinde de bu buyruğunu yineler. Mülk Sûresi’nin 10. Âyeti şöyle buyurur: “Eğer dinlemiş ve aklımızı kullanmış olsaydık çılgın alevli cehennemlikler içinde olmazdık, derler.” Akıl, Tanrı katında, her zaman akıl!… 

“…Onlardan bir bölüsü, Allah’ın sözünü duydukları ve akılları bunlara yattıkları halde, bile bile âyetleri değiştiriyorlardı.” (Kur’an, Bakara Sûresi: Âyet 75)

Başkalarına din yolunda emir ver; sonra kendin bunları uygulama ve aklını kullanma! Olur mu? “İnsanlara din yolunda emirler verirseniz de Kitab’ı okuduğunuz halde, kendiniz onları unutur ve aklınızı kullanmaz mısınız?” (Kur’an, Bakara Sûresi: Âyet 44)

Ayrıca Bakara Sûresi’nin 76.; Âl-i İmrân’ın 65.; En’âm Sûresi’nin 32.; A’râf Sûresi’nin 169.; Yunus Sûresi’nin 16. Hû Sûresi’nin 51.; Yusuf Sûresi’nin 80.; Nûr Sûresi’nin 61.; Şuarâ Sûresi’nin 28. Âyetleri ve daha birçok âyetler, aklı kullanmayışın, akla dayanmayışın getireceği felâketleri anlatır. Nitekim Enfal Sûresi’nin 22. Âyeti, “Allah katında, yeryüzündeki canavarların en kötüsü, gerçek karşısında aklını kullanmayan sağır ve dinsizlerdir” duyurur.

“Allah, aklını kullanmayanlara azap verir.” (Kur’an, Yunus Sûresi: Âyet 100)

“Onlar, (hayır atalarımızın gittiği yolda gider onlara uyarız) derler. Ya ataları akıllarını kullanamamış, doğru yoldan sapmış kimselerse?” (Kur’an Bakara Sûresi: Âyet 170)

Tam dört yüzyıl hatta beş yüzyıl ayrısallık taşıyanların dışında, İslâm dini hakkında söz sahibi olduklarını sananlar, Allah ve O’nun Âyetleri üzerinde akıl yoluyla tartışmaları, âyetlerin; akıl ve bilimle uyarlığı konusundaki görüşleri yasak ettiler.

Halbuki şanı yüce Tanrı, Allah’ı tanımak için yalnız görünen dünya belgeleriyle yetinmemizi istemiyor, felsefi araştırmayla, metafizik uğraşılara girmemizi bile buyuruyordu.

“Gerçeği anlamalarına kadar, varlığımızın belgelerini onlara, hem dış dünyada, hem de kendi içlerinde göstereceğiz.” (Kur’an, Fussilet Sûresi: Âyet 53)

Hz. Muhammed’in, Kur’an’a ve akla uyan bir Hadis’i ne kadar açıktır ve aklın zaferini, dinin ve insanlığın zaferiyle bağdaştırır: “Bir insanın, insanlığı yoksa dini yoktur; aklını kullanmazsa insanlığı yoktur.” (Usûl-i Kâfi, c: 2, s. 19)


Şardağ, R. (1973, Ekim 20). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – Kur’an ve İslâmlık akla dayanır. Yeni Asır, s. 6.


Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın