
İslâm’da “Hadisçiler” deyince, peygamberimizin yaşatmakta olduğu o mutlu zamanı kastetmiş değilim. O zaman yüce Muhammed vardı ve dinciye gerek mi vardı ki? Her güçlüğü çözmek üzere peygamberimiz hayattaydı. Onu izleyerek gelen dört ergin halife de, o sevgili Muhammed’lerini tanımanın büyük şerefine erişmişlerdi. Ama onlar da ölüp, İslâmlık Mekke, Medine dışına taşınca Hz. Ömer zamanında, İran Zerdüştlerini amaç edinen genişleme ve İslâm’ı yayma daha büyük alanlara açıldı. Yeni yeni uluslar hak yoluna girdikçe dünya işlerini yönetme zorunlukları ve yoğun çalışmalar danışmanların varlığını gerektirdi. “Muhammedimiz nasıl yapardı bunu? O olsa nasıl bir yargı yolu kullanılırdı?” soruları ortaya atıldı.
Yepyeni olaylar, acunsal sorunlar karşısında bir danışma kaynağı gerekliydi. Bu, kim olabilir? Yine Hz. Muhammed! O, hayatta olmadığına göre, arkadaşlarına başvurulsun. Onlar da ölmüş bulunuyorlar.
Şu halde (peygamberi tanıyanları, kimler tanımışsa, onlardan faydalanalım. Böylece ikinci, üçüncü ağızlardan da olsa, yüce Muhammed’e ulaşabiliriz.
İşte Hadisçiliğin, zayıf ve kof tarafı burada. Doğruluk oranı ne olabilirdi bu hadislerin, ilk hadisçiler arasında Hz. Muhammed’in amcaoğlu Abdullah İbni Abbas var: Yani Abbas’ın oğlu Abdullah. Bunun yanında bir de Müslümanlığı Hayber savaşında kabul eden Ebu Hüreyre’yi görüyoruz. Hadis spekülâsyonunun üzerine büyük bir tırpanla yürüyen Buharî, en çok bu ikisinin hadislerine takılmıştır.
Bir kez, Hadis toplama işine, peygamberimizin ölümünden iki yıl sonra başlanılmıştır. Yaşadığımız zamanda, karşımızda yapılan bir konuşmayı bile ters anlarken veya işimize geldiği gibi yakıştırmalar, yanlış anlamalarla değiştirirken, iki yüzyıl öncesindeki konuşmaları nasıl doğru saptayabiliriz?
En doğru Hadis, peygamberimizin, sağlığında eliyle yazdığı veya yazılanları okuduğu hadisler olabilir?
Hz. Muhammed’in okuma yazma bilmediği; Carlyle, Will Durant, Gustave Le Bon gibi batılı İslâm bilginleri, İbni Haldun, Teraseoğlu Temim, Müslim Buharî gibi birçok bilginlerle ve her şeyden önce Kur’an-ı Kerîm’le saptanmıştır.
Bu ümmîliğin; eşsiz bir ahlâka, en yüksek üstünlüklere sahip olmaya ve Allah’ın sözlerini iletmeye engel bir durumu olmazdı elbet. Bu gibi konuları, kısmet olursa, daha derin ve geniş araştırmaya dayalı kitabımıza saklıyoruz.
Hadisçilik ilk görünüşünde bile içtenlikle, çoğu kez doğruluktan uzaktı. Zerdüşt ve Hristiyan din adamlarından pek çoğu İslâmlığı kabul edince bu dinlere bağlı kimseler takım takım Müslümanlığa katıldılar. Yeni ihtiyaçlara karşı ortaya atılmış zorunlu bir çare olarak Hadisçilik doğdu. Ancak, o kadar çok insan, o kadar çok Hadis iletmiştir ki işin kuşku ve inanılmazlık sınırına kadar uzandığı görülmüştür.
En Başta Peygamberimizin amcaoğlu Abdullah ilk hadisleri, yakıştırma değilse bile, yanlış duyuntularla karıştırdı. Yazık ki, pek çok hadisin Musevî hikayelerinden aktarılmış şeyler olduğu ortadadır. Ebu Hüreyre hadislerinin çoğunluğu ise, Hristiyanlıkla ilgilidir. “Ehli Sıffa”dan, (yani peygamberimizin yardımıyla geçinen insanlar arasında bulunup dünyadan fazla bir şey beklemeyenler) olan Ebu Hüreyre’nin öteki arkadaşları, bir tek hadis iletmişken Ebu Hüreyre “5300” Hadis iletir, Kâğıdın icad edilmediği, yazı için pek seyrek olarak ceylan derisini ve tuğla yazısına başvurulduğu bir zamanda, bu (5300) Hadis nasıl aklında kalabilmiş! Üstelik onları, kendisinden değil de, Müslümanlar, üçüncü elden derlemişlerdir. Bu kuşkuyu giderecek söylentiler de hazır: “Peygamberimiz, belleğinin güçlenmesi için Tanrı’ya yalvarmış. Yüce Tanrı da Hureyre’ye ezberleme yeteneğini vermiş.”
Camilerimizde “Ebu Hüreyre’den” diye iletilen bir peygamber sözünü yazalım; Hureyre hadislerinin tümüne birden gerçek gözle bakılmayacağı anlaşılır: “Hangi erkek, eşini, geceleyin yatağa çağırır da kadın cinsel ilişkiye izin vermezse, melekler sabaha kadar o kadının günah defterlerini dolduracaklardır.”
Öteki uluslar da Müslümanlık halkasına katılınca Hadis bulma zorunluğu daha sıkıştırıcı bir ihtiyaç halinde belirmiş; yüzlerce Hadisçi (600.000) ile (800.000) arasında Hadis derlemeye kalkmışlardır.
Durum, Hadis uydurmacılığına bir düzen vermeyi gerektirmişti. Peygamberimizden iki kuşak sonra gelen İbni İshak, Hadislerine belge göstermek zorunda kaldı:
“Ben falandan duydum, o da falandan duyduğuna göre, peygamberimiz buyurmuş ki “ye dayanan bu “dedi” li, “demiş”li çabalar kimsede güven yaratmamıştır.
Hemen düşünelim: Hadis toplamaya ne zaman başlandı? Hicretin 1. Yüzyılında belgelerle bu Hadisleri inanılır kılmakta yani “İsnad”çılıkta 2. Hicret yüzyılında başlar, Türklerden Sistanlı Ebu Davudî, Tirmizli Ebu İsa, Ahmet Yesevî gibi Hadisçilerin yanında, İranlı, Arap yüzlere varan Hadisçinin sekiz yüz bine ulaştırdığı bu peygamber sözleri, Buharalı İsmail’e kadar sürdü.
Hicretin 3.yüzyılında harekete geçen Türk asıllı İsmail’in, yıllar süren çabası sonunda ortaya çıkardığı Hadis sayısı on bini tutmuyor.
Buhara’dan kalkarak Arabistan çöllerinde öteki İslâm ülkelerinde, en yaşlı Müslüman bilginleriyle yaptığı konuşmalara ve araştırmalara dayanarak hadislerine sağlam kaynak bulma çabası göstermişti. O’nun bulduğu Hadislerin pek çoğu da gerçek olmaktan uzaktır.
Buharî’nin en hayran olunacak yanı davranış ve tutumudur: “Bu sekiz yüz bin Hadis’in 790.000’ini attım; bunların hiç biri yüce Muhammed’in olamaz!”
Zamanımız din adamları, “Buharî’dendir” diyerek her hadisi iletmemeli, cesareti, doğrudan doğruya Buharalı Cessur İsmail’den almalıdır. İnsanlar, bugün duyduklarına bin katarken, Peygamberimizin sözlerini de iyi niyetle veya maksatlı olarak yalan katamazlar mı? Ulu Tanrımız da bu huylarımızı bilerek şöyle buyurur: “Ey inananlar, işlemediğiniz, yapmadığınız şeyi niçin söylersiniz?” (Kur’an, Saf Sûresi: Âyet 2)
Türk asıllı İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe, Hanefî mezhebinin bu büyük öncüsü, bir vaazında şöyle haykırmaya mecbur kalmıştır: “Ey cemaat! Her Hadis uyduranı dinlemeyin! Bir Hadis ki Kur’an’a ve akla uyar, ancak o, Hz. Muhammed’e ilişkin olabilir.”
Tarih içinde birbirini yalanlayan yorumcular “Hadis, fıkıh” diyerek İslâm’ı korkutmuş dinciler ve kendini iyi yetiştirmesini bilmeyen, yüzde seksen Arapça’yı tanımaz hocalar karşısında, Müslümanların yapacağı şey, tutacağı en doğru yol Kur’an’ı kılavuz edinmektir. Hadislerin de ancak Kutsal Kitabımıza uyanı alınmalıdır.
Allah’ın kitabının Türkçesi ortada iken gözler yalnız O’na, Kur’ana eğilmelidir.”Her şey için Allah yeter.”
“Ve Kefâ billâh”
Şardağ, R. (1973, Ekim 25). İlim, Uygarlık ve İnsanlığın Temeli Kur’an-ı Kerim – İslâm’da Hadisçiler. Yeni Asır, s. 6.
Gazete kupürlerine ulaşmamız konusunda desteklerini esirgemeyen Sevgili Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…


