Hani, Yok mu Hicivci?


Samsun asıllı Gürcü Mehmed Paşa, devleti beceriksizlikler içinde yönetiyor. IV. Murad üzgün. Sorularına aldığı yanıt, daha da tepesini attırmada:

“-Reâyânın (vatandaşların) hali nedir?”
“-Mukadderât-ı ilâhiyye padişahım.”
“-Havâic-i zarüriyye (halk için gerekli en zorunlu yiyecek, giyecek, yakacak maddeleri) neden yok?”
“-Fıkdânından (parasızlık) padişahım.”
“- Devlete başkaldırmaların sebebi ne ola?”
“-Âsîliklerinden padişahım!”

BİZİM HÜKÜMET İLERİ GELENLERİ DE

Evet, bizimkiler de Gürcü Mehmed Paşamız gibi. Bakanlar, laf üretmekle işleri yönetmenin kolaylaşacağını mı sanıyorlar, bilmiyorum. Özal hükümetine Sayın Dinçerler’in getirdiği yöntemin tohumları iyice tuttu. Onu susturan Başbakanımız, Kültür Bakanlığı dönemini ağırbaşlılıkla dolduran Taşcıoğlu, uzun süredir, rastgele konuşmadan, “cızzz!” diyerek çekinen Ticaret ve Sanayi Bakanımız, başta gelmek üzere şimdilerde hemen her bakan, laf kıtlığında asmalar budamaya merak sardı.

Sabık Kültür ve şimdiki Sosyal Güvenlik Bakanı’na, “Bu maaşla işçiler nasıl evlensin?” diye sorunca, al sana Gürcü Mehmed Paşa gibi karşılık!
“-Evlenmesinler efendim.”

Eski bir bakanımız, “Emekler küçültüldü, çocuklarımızın besini, sadece ekmek; onu da yetiştiremiyoruz” diyenlere ne demişti:
“-Zırt zırt doğurmasınlar!”

HA ALİ HOCA, HA HOCA ALİ

Taşçıoğlu dostumuz, işsizlik felaketine yeni bir teşhis getiriyor:
“-Vasıfsız kimseler işsiz oluyor.”
Aman efendim, ne “vasıflı”ların süründüğünü, nice “vasıfsız”ların da başa geçip ayaklarıyla “vasıflı”nın başında hora teptiklerini yeni görüyoruz sanki. Hem zati, işsizde vasıf arayan kim? Onlar yazgılarıyla başbaşa mı kalmalı?
Ya Sayın Başbakan? İki güzel incisini peşpeşe sıralamış.
“-Bizde mesleği olmayan işsizdir.”
Acaba işsizin tarifi başka şey mi, merak diyoruz: “İşsiz, mesleği olmayan kişidir”le, “mesleği olmayan kişi işsizdir” arasında ne ayrım var ki?
“Hoca Ali” ile “Ali Hoca” aynı şey değil mi?
Sayın Özal’a soru soruluyor:

“-Asgari ücret artacak mı?”
“-Onunla meşgul olan bakanımız var” yanıt bu!

Neden böyle sık sık konuşup aşınırlar? Üstesinden gelemedikleri yaraları, farkına varmadan, ipe sapa gelmez laflarla daha da iltihaplandırırlar?

HİCİVCİ EKSİK HİCİVCİ

Geçmişte böylelerinin dersini hicivciler vermiş. Kafası kızan Nef’i, sonunda kafası gitme bahasına, sadrazama hicviyesini yapıştırmış:

“-Gürcü  hınzırı, a samsûn-ı muazzam, a köpek!”

Pek tabii, hicvin böylesi güzel değil. Arapların “El-hezi”, Fransızların “humeur” ve “satire” dedikleri bir tür var ki, sanatta yer doldurur. Bizde küfür, horlama, en edepsiz lafları ardarda sıralama türündeki hicivleri elbette ki edebiyata mal edemeyiz. Bu yüzden ince zekâ ışıklarını, güneşin yedi rengi gibi yansıtan şiirler, espriler, haber olup gitti.

EŞREF, NEYZEN VE BAŞKALARI

Çirkin ve zalim istibdât yönetimini Namık Kemal de taşladı. Edebi “satire” sanatıyla. Hürriyet Kasidesi, bu yüzden tarihe yan gelip oturdu. Ama Eşref’inkiler? Dilden dile geziyor da kitaptan kitaba giremiyor? Yazılabilenlerin, en az on katı zekâ fışkırtanları belleklerimizde. Karda uçuşup ölen kelebekler gibi.

Eşref, bir gün Dahiliye Nazırı’na kızar. İzmirli Bektaşi babası Ruhi Dede’yle laflaşır:

“-Dahiliye nâzırına söveceğim; cezası ne?”
“-Para cezası!”
“Kaç para ve bu parayı kim alır?”
“-Beş beşlikten başlar… Parayı da hükümet alır.”

Dörtlüğü döşenir:

“Kanun-ı ceza, bize vermiş iki hakk-ı sarih
….lim vükelânın avretini milletçe.
Verelim, her ne ise bunda cezâ-yı nakdi
İrad yazılır, zâyi olmaz milletçe.”

HİCVİN GÜZELİ

Aslında “satire”, halk ozanlarımızın taşlamaları gibi anlaşılır, batılılarda. Anatol Franca, ”Hiçbir roman satire’den yoksun kalamaz” der. Yunanca “satura”dan gelen bu deyim, Aristotales’in zehirli dilinde en güzel kaktüslerini açtı. Horlamadan, küfür etmeden gelişti. Victor Hugo’nun, “Les Chatiments”ında burca yükseldi.

İNCE MEMED VE FERİD BEY

Alın Yaşar Kemal’in İnce Memed’ini. Toplumsal düzenin çarpıklıklarını vicdanlarımıza şamar gibi indiren bu roman, edebi bir taşlama örneğidir de: Küfürsüz, sevimli, fakat amansız…

Eski Dâr’ülfünün (Üniversite) Fars edebiyatı proflarındandı Ferid Kam Bey, dinsel inancındaki nitelik üstünlüğü ile de ünlüydü. Birkaç ham ervah takılır:

“Ne teaccüp ediyorsun, buna dünya derler,
Duyulan herzelere anda nihayet yoktur.
Yerin altında öküz var mı, dedi bir meczup;
Onu bilmem dedim, üstünde fakat pek çoktur.”

19 BUCAK DEĞİŞTİREN ATILGAN

Rahmetli Necdet Atılgan, dilinin belası yüzünden 19 bucak değiştirmiş bir müdürdü ve heccavdı. Hiciv ateşi, sanki anne karnındayken sızmış kanına.

Tek parti döneminde Hilmi Uran, o zamanki adıyla “parti genel kâtibi”. Abdürrahman Bey de yüzü hiç gülmez, soğuk, ters başkâtip. Masasındaki künyesi şöyle: “Genel kâtiplik başkâtibi”. Zavallı Atılgan, bir hafta gider gelir. Hilmi Uran’ın yanına çıkamaz. Nihayet bir sabah erken gelerek Abdürrahman’ın masasına şu dizeyi bırakır:

“Behey bi mürüvvet, behey yezid-i zamanı kâtibin kâtibin kâtibi Abdurrahman.”

KOCA LEYLEK

Şair Fıtnat Hanımla Koca Râgıp Paşa’nın eskilerin “mülâlefe” dedikleri şakalaşmaları ünlü. İşte onlardan biri: Râgıp Paşa, ağzında uzun bir çubuk, kış kıyamette, yollarda.. Fıtnat.

“- Ey koca leylek! Ağzına o koca çöpü almış nereye gidiyorsun?”
“- Yuva yapacağım hanım, çatı arası arıyorum.”
“- Bu yaştan sonra orada işin ne? Yel gelir, sel olur, seni alıp götürür.”
“- Yel gelen deliği tıkar, sel gelen deliğe kazığımı çakarım. İki yumurtam var, çalkar geçerim. Onun arasında kışlayacak değilim ya, a hanım!”

“Latife, latif olmak gerek.” Ne var ki, bazı bakanlarımızın gayr-ı latif tasarruflarına, bir de pestenkerâni [saçma sapan] laflar tüy dikince insanın “Neredesiniz ey hicivciler?” diyesi geliyor.

Güzel bir hafta dileğiyle ve saygılarımla efendim.


Şardağ, R. (1987, Ocak 11). Hani, yok mu hicivci. Pazar Güneşi, s. 6. 


Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın