Divan Şiirine Dönün

“Anlamadık ki onu? Arapça, Farsça sözcükler yığını”. Doğru. Bunlardan arınmış, günümüz Türkçesine yakın olanlar var; onları öğretelim efendim.

“Bir takım yapmacık sanat oyunları, tarih düşürmek için zorlanmalar, uyak yakıştırmak için (pantolon)u, (pantolin) durumuna düşürmeler… Tasvirlerde doğaya gözü kapalı bakmalar… (Mu’cem)li, yani noktasız harflerle tarih düşürmeler…”

Pekiy efendim, pekiy! Bunlar hep doğru da altıyüzyıllık bir edebiyatta görülen bu salapuryaları, zevke köstek olan münesebetsizlikleri atın, atın… gelin, güzeli gün ışığına çıkarın siz. Şiiri anlamamış, genellikle şiire ulaşamamış Tanzimatçıların ufukları şiire kapalı tekerlemelerine takılmayın. Bu eksikliklerden, potlardan arınmış olanlarına eğilin siz de. “Belli temaları işlemiş. Fars edebiyatından, divan geleneğinden esinlenmişler.”

YA O YALAN AŞKLAR

“Ya o yalan aşklara, her zaman inleten, öldüren sevgililere, o hayal ürünü yalan sevgilere ne diyelim?”

İşte burada haksız değilsiniz. Divan şiirinin çoğu gazellerde birikimini bulmuş olan örneklerinde aşk, hayal ürünüdür, ızdırap yalandır. Bir divan yazabilmiş olan en küçük ozanın bile padişah, vezir sofralarında saygınlığı tamken, güzel bir şiiri için “bir kese altın” bağışı manevi beğeniyi ve sanat sevgisini de dile getirirken, şairler için savaşların muzaffer dönüşlerinde her türlü sevgili de eldeyken bu yalana ne gerek var? (*)

Dört başı ma’mur bir iş adamı için ızdırap, ancak işleri tepe aşağı geldiklerinde söz konusudur. Ama şiir dünyasının o gizemli bayraktarlarının, gizleyemezsiniz efendim, en güzel esin zamanları, o yalan o “müflis” dünyalarıyla başbaşa kaldıkları zamandır.

Aldıkları gerçekçi izlenimler ne olursa olsun, sanatlarının kıvamı acılarla, yalanlarla olgunlaşır.

DİVAN ŞAİRLERİNE GELİNCE

Onlarda, korkusuz bir yalan savunuculuğu da var:

“Sermaye-i şairan tükenmez;
Dünya tükenir, yalan tükenmez.”
Deyivermişlerdir işte.

Divan şairi bu! Avucundaki mutluluğun kırmızılığı, avucuna girememiş özlemini çektiği yalan acıların, aşkların simsiyahlığından daha çekici gelmedi. Osmanlıların yalnız şairleri değil, padişahları bile özlemini çektikleri o uyduruk sevgililerin hayal acılarıyla kanayıp durdular.

Taşlıcalı Yahya Bey, Kanuni döneminin vefalı, yiğit ozanı, İstanbul’un güzelliklerini anlatan Şehrengiz’in de bir yer gelir, görüşümüzü ne güzel kanıtlar:

“Ben de bildim, ol güzeller rû-yi arzda hiç yok.
Yokta niçin kahreden var, kahrolan var bende bir.”

Onlar biliyorlardı ki, sevgilinin geleceği falan yok. Bu yalana kanmazlardı zaten. Şair İzzeti,

“Muğber gönül, cihanda safa ülfet olmasın” diye başlayan güzel bir gazelinde bunu belirtirken bir yandan da, “Gönül ehli olanların gönüllerinin asla mutlandırılmamasını ister. Ne o, yoksa eski köye yeni adet mi? O zaman bu yalana dayalı ızdırap sermayeleri tükenmeyecek mi?”

“Hiç olmazız tirifte, va’d-i Kudûmuna
Biz, hak paye yüz süresiz, zahmet olmasın.
Hergiz yapılmasın, dil-i vûran-ı ehl-i dil
Yarabbi, eski şehre, yeni âdet olmasın.”

Şu Nâbi’ye bakın, ne güzel de açıklıyor:

“Sevgiliye kavuşmanın yüce devletine her gün razı olurduk biz.
Ah, o gördüğümüz rüyaların yorumu bir çıkabilseydi!”

ELLER VİCDANLARA KONSUN

Eller vicdanlara konsun ve düşünülsün. Ses ve musikinin en derinini, gönül ve aşk acılarının en koyusunu dile getiren bu yalan şiirlerle, dünyanın hangi ince ozanları yarışa çıkabilir.

“Sevgilim’ diyor şair, gönül gemim, daha kıyıya bile ulaşmadan zaman bizi bir diyara attı. Maksadın can mı almak ey sevgili, gel al da kurtar beni. Ama söyle bana, canımı alıncaya kadar, beklemek için ne suçum, ne borcum var? Ey melek, beni aşkında hadi öldür, ama senden başka güzele tutkun etme beni.”

“Fülk-i dil, çıkmadan kenara dahi
Rüzgar attı bir diyara dahi
Garazın can ise gel, al kurtar,
Borcumuz var mı intizara dahi
Beni aşkında, ey melek öldür!
Mübtela etme bir nigâra dahi.”

Espri, icad edilmiş aşk ve bu yalan aşka, bile bile lades deyiş. Çorlu’lu Refii’de ne güzel de yaraşığını bulmuş:

“Çoktan olurdum yolunda şehsüvarım, haksar…
Korkarım ki, çok görüp anı götürmez rüzgar.”

“Gönlümün en güzel süvarisinin at izleri içinde, toz toprak olacak, ama rüzgarı ve kötü talihi bunu da çok görecek, tozunu bile canan adlı süvarinin ayakları altına ulaştıramayacak” diyor.

YIKAMADAN GÖMÜLEN ŞAİR

Yavuz’un bir nişancısı var: Cafer Çelebi. Şair, hattat, kalender, babacan bir adam. “Yeniçerileri kışkırtıyor” iftirasıyla öldürüyorlar. Öldürülmesi normal. Yüce Osmanlı İmparatorluğu’na böyle çirkin gölgeler de düşmüştür; silemezsiniz. Ama ilginç olan şu: Adamcağız, bir şiirinde tabii, yine hayal ve yalan üstüne kurulu bir şiirinde, “beni” demiş, “sevgili yolunda, aşk kılıcıyla şehid olduğumda, kanıma batmış yar hançerinin tozu tenimden gitmesin diye lütfen yıkamadan gömünüz.”

“Ben şehid-i tiğ aşk oldukta râh-ı yârda,
Yûmadan defn eyleniz, tenden gubân gitmesin.”

Ve de bunu sahiden vasiyet sayarak giysisiyle yıkamadan gömmüşler.

Şair Nedim, güzelleri sarmaş dolaş olarak dillendiren Nedim, sonunda, baklayı ağzından kaçırmaz mı:

“Yok bu şehr içre, senin vasfettiğin dilber, Nedim!
Bir peri suret görünmüş, bir hayâl olmuş sana.”

II. Bayezit, ızdıraplı yalan dünyasına, hayal âlemine kendini bırakmak ister, ama o da yok ki, hayal de yok ki!

“Eğlenirdik, hayal ile gamda,
Adli yâ âlem-i hayal kani?”

Koca Kanuni, şiirde de güçlü. Ona da mutsuz diyemeyiz ki aşkta? Ama işte Muhibbi de bu acı çektiren hayalsi yar üstüne nakış işler gibi şiir döşemiş:

“Pend guşetme, dila, alma ele âr eteğin.
Ko, ne derlerse desinler, tuta gör yâr eteğin.
Söyle muhkem tutarım, derd ile dildâr eteğin.
Ya elim kat edeler yâ keseler yar eteğin.

Yari hâbide bulup fırsat ile busesin al.
Uyanıp hışma gelirse koma inkar eteğin.
Müdde-i damen-i dildâre
Kânde bir gül açılır, tutar anın har eteğin.

Bana her demde gelür derdü belâ, mihnet-ü gam.
Müşkil iştir; kişi kim tuta sitemkâr eteğin.
Ey Muhibbi, ben-i ademde vefa kalmadı hiç.
Sen de Mecnûn sıfat, tut yürü, dağlar eteğin.” (**)

Ne uğraşıyoruz efendim? Nevres-i Kadîm, dosdoğru söylemiş işte:

“Bir derdim ey felek! Bana, bir gam tedârik et,
Bir başka zevk, özge bir âlem tedârik et.”

(*) Bkz: “Klasik divan şiirimiz: Rüştü Şardağ. İnkılap ve Aka Kitapevi

(**) Pend: Oğul Dilâ: Ey gönül Ar: Utanma Muhkem: Çok sağlam Dildâr: Sevgili Kat etmek: Kesme Hâbide: Uyumuş Hışım: Öfke Dâmen: Etek Sitemkâr: Zalim Ben-i adem: İnsanoğlu


Şardağ, R. (1987, Şubat 15). Divan Şiirine Dönün. Güneş, s. 6. 


Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın