
Sanırım, en çok sevdiğimiz sözcüklerden biri oldu, felsefe. Son kez, iktidar ve ana muhalefet partileri de ona iyice ısındılar.
“-ANAP’ın felsefesi…”
“-Partimizin temel felsefesi.”
“-Ana muhalefetin felsefesine göre…”
Neden, “partimizin yolu” değil? “Parti ilkelerimiz”, “partimizin siyaset anlayışı değil” de ille de “felsefe”!
Felsefe sözcüğüne özel bir sevgiden mi, yoksa felsefeyi ayağa düşürmüş olmanın ayrımında olmayışımızdan mı geliyor bu zevzeklik, bilmiyorum, ama felsefenin ne olup ne olmadığı üzerine biraz duruverelim isterseniz.
FELSEFE OLMAK İÇİN
Bir yerde felsefe var olabilmek için “insan” gerek. “Var ya efendim, partimizin insanları ve liderleri yok mu?”
Bu öylesi insan değil. Biyolojik yapısıyla, doğa ve toplumdaki tüm artılardan soyutlanmış haliyle ve sonra da “toplumla kaynaşan” yapısındaki gelişmelerle incelenecek bir insan.
Doğa; boyutlarıyla, içindeki ve dışındakileriyle uzanan doğa.
İnsan!.. Kültür ve olumlu bilimlerin birikimiyle donanımlı insan… Toplumu ve evreni, maddesi, mânâsıyla elekten geçirebilecek, bilim kapılarını çatırdatan, olumlu bilimlere gidişin yoluna nurlarını saçan insan! Ve işte onu derinlemesiye, zorlayarak inceliyor filozoflar.
HEPSİ DE FARKLIYDI AMA
İlk felsefeyi eski Mısır’da görüntüleyenler de var, ama okul, akım niteliğiyle o, eski Yunan’dadır, biliyorsunuz. Düşünceyi ve insanı, somut olarak Grek ustaları, çağdaş Batı felsefesinin kaşık sallayabileceği mama haline getirdi.
Descartes ne der: “Felsefe bilgeliğin incelenmesidir.” Eski Yunan’da 6 ve 7. yüzyıllarda kuruldu ilk kez, felsefe. Başlangıçta şiirden, bilimden, hatta mitolojiden de ayrılmazdı. Batı, hatta daha önce İslâm öncüleri Elkindi, Bâklâni, İbn Sinâ; felsefenin özüne eğreti yapışmış olan eski Yunan’daki şiiri ve bilimi kendi yerlerine oturttu. Ne var ki temel, yine Aristo’lara, Eflâtun’lara dayanır.
RENK RENK, AMA
Renk renkti ama, hepsinde insan, bilgelik, doğa, doğa üstü ve bilimi zorlama ortak nitelikti.
Zenon mu? “Stoicisme”iyle metafiziğinin yanına ahlakı da kattı, ama onlar bir vesile… Başını, felsefeye oradan daldırdı. Sözgelimi “Epicurisme”; erdemlik kültürü denilen yöntemlerle bu alana girdi.
Sisamlı Epicure’e sormuş, bir öğrencisi:
“-Felsefeniz çok dağılmış, yayılmış.”
Yanıtı, çok ünlüdür:
“-Sayılarda sıfıra nasıl ulaşırsınız? Artı, eksi sonsuzluklardan değil mi?”
BATI’DA
Batı’da, dıştan bakıldığında renk renk uçuşan, pul pul, cıvıl cıvıl ve birbirlerinden apayrı felsefeler… Söz gelimi Kant ve Spinoza, 18. yüzyıl sonu Almanya’sının idealizmini yoğurdular ve pişirdiler, ama doğa bilimleriyle Allah inancında kompozisyona vardılar. Felsefe yine felsefe ama bir ucundan tutarak millet ateşini yoğunlaştıranlar da ondan aldı gücünü. Esinleyen filozof, ama esinlenenler değil. Bizim sevgili ülkücümüz ve milliyetçimiz Ziya Gökalp de bu felsefe akımlarıyla bilendi, göreldi [yükselmek], bayrak oldu ama filozof değildi tabii.
FELSEFE; EKONOMİK ÇÖZÜMLER PEŞİNDE
Haydi!.. Hum, Berkley ve felsefeye iktisadi çözümleri de sokuveren, 1724-1804 yılları arasında yaşayıp, “criticisme”iyle dünyanın ufkunu yeniden ve başka açılardan metafiziğe bağlayan Kant… Bu sonuncusu, ahlâk ve estetiği de felsefesi içinde, mıncıkladı durdu.
YA KARL MARX?
Avrupa’nın mutlu ve mutsuz azınlıkları içinde, bireylerin yapı, yargı ve davranışlarına dayanan bu filozoftan da tarihe çok güçlü yenilikler kaldı: başta tarih felsefesi olmak üzere… Ama onun ihtilâlci yanı… O güne kadar gelenlerin tersine, toplumu başaşağı görmek istemesi iktisâdi çözümdü; felsefeye konusu dışı bir boyut kazandırma gibi görüldü. Marx’ı da toplumda, ihtilâlsiz değişim isteyenler izledi ama hiçbirinden, felsefenin ruhu ve özü kopmadı.
FELSEFEYİ CIVIKLAŞTIRANLAR
Biz, ilk değiliz. 1967 yılında yaşamı son bulan Alman siyasetçisi ve iktisatçısı Conrad Adenauer, bir altın adam… Köln Belediye Başkanlığı’ndan, Federal Almanya Cumhurbaşkanlığı’na gelip oturdu. Sonradan başbakan oldu. Bir yumrukta dolara haddini bildirmiş, Alman Markı karşısında selama durdurmuştur.
Alman ve bazı Avrupa gazetelerinde sık sık “Filozof Adenauer” oldu adı. Sözcük, çok mu güzel? “Filozof” sıfatında bir yücelik olduğundan mı, Batı’da seyrek görülen bu, kötüye kullanma, bizde iyice cıvıdı.
Neyzen Tevfik’e, babacan yaşamına bakıp filozof dediler. İzmirli merhum şair Bıçakçızâde İsmail Hakkı, bir özdeyişinde, “İnsanlar, felsefe dinlemekten çok zurna dinlemeyi severler” dedi. Neden? “Felsefe” sözcüğünde bir ululuk sezdiler herhalde.
Şair Rıza Tevfik, ünlü politikacılığına rağmen bunca ününü beğenmeyip, “Filozof Rıza’yım, dinsiz anlama” deyip çıkıverdi. Fransızların bir Charletan’ları vardı. Halka palavra ilaçlar satarken kendini “filozof” diye sattı durdu. İranlıların za’fı var: Birbirleriyle karşılaştıklarında güya kendilerini küçültüp karşısındakini büyütürler ve “güzel, çok güzel” anlamına gelmek üzere karşı tarafı bir de “beh beh beh” (güzel, çok güzel) diye koltuklarlar. Şu anda yaşamını sürdürmekte olduğunu öğrendiğim Mohite Tebâ Tebâi adlı bir profesör, edebiyatçı, bilgin dostum vardı. Bir profesörün kendisini, sık sık “İn bende, in abd-e âcez o filozof” (*) diye tanıtmasındaki son “filozof” sözüne içerlermiş. Bir gün, dostunun tekerlemesindeki “filozof”u beklememden, “çok güzel” anlamına, hemen lafını kesmiş:
“-Beh, beh, beh!”
Yani adamın, kendini âciz gösteren cümlesi için çok güzel deyivermiş. Kendini filozof göstermesine katlanamamış.
Ne yapalım efendim, politikacılarımız, “felsefe” sözcüğüne tutkun. Siyasetin çorbasına mantar katılmış gibi get get geriniyor, kabarıyorlar:
“-Efendim, partimizin felsefesi…”
“-Radyasyon konusundaki felsefemiz…”
“-Bizim, konut sorunundaki felsefemize göre…”,
”-Radyasyondaki felsefemize gelince…
Güzel felsefeler ve güzel bir hafta sonu…
(*)”Ben kulunuz, bu aciz kulunuz ve filozofunuz”
Şardağ, R. (1987, Şubat 22). Felsefe’ye yazık!. Pazar Güneşi, s. 6.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

