
Günaydın’ın yazdığına göre, adını gizleyen bir bakanımız konuşmuş:
“-Başımızda Özal olmasa, beş parçaya bölünür, dağılıp gideriz.”
Doğru olmasına doğru da Özal’la beraberken granit sağlamlığında mı kalacaklar? İşte işin gıcıklı, kılçıklı yanı bu!
Ulu Allah’ın hiç kimseyi sağlığı ile cezalandırmasını istemem. Kimse de bunu istememelidir. Bu nedenle Sayın ANAP Genel Başkanı’nın bir an önce iyileşip vatana dönmesini yürekten diliyorum. Bir profesörümüz, İstanbul’da demeç vermiş:
“-Özal’ı üzmeyelim. Ondan büyük adam yok.”
Ah bu aydınlar! Yağcılık da, demokrasiyi baltalamak da hep onlardan sıçrıyor memleketin ortalık yerine. Ama halkımız, seçim sandıklarının başına gittiği zaman, Türk milletine yön verecek damgayı basıyor, pekâlâ.
“Türk milleti mürtecidir” diyebilir misiniz? Öyle olsaydı seçimlerde Erbakan’ı iktidara getirmez miydi? Ne demek istedi sandık başında: “Biz Allah’ımıza, dinimize, peygamberimize bağlıyız. Ama, bu milletin camilerini kilise yaptırmayan Atatürk’ümüze, laik Cumhuriyetimize de bağlıyız.”
12 Eylül’de Anayasa’ya evet diyen milletimiz, 12 Eylül sonrası ilk serbest seçimlerde ANAP’ı tek başına iktidara getirdi. Ama onun büyük adam oluşuna hiç bakmadan, son ara seçimlerde azınlığa düşüverdi.
Ulusun yüzde yetmiş beşini karşısına alan iktidarın, bütün günahını ANAP’lılara yükleyip Başkanı, bütün kusurlardan soyutlamaktan, Nasrettin Hoca’nın ünlü hikâyesinde olduğu gibi, suçun hepsini Hoca’ya yüklemeye benzer.
Demokrasiyle yönetilen ülkelerde elbette lider niteliğindeki kişilere gereksinim duyulur ve bu şarttır da. Ama bazı gayretkeşlerin çıkışı hiç de yerinde değil!
Fransa’daki en yeni örneği neden göremiyoruz? Fransızlar, indirdiklerini bindiriyor, bindirdiklerini yeniden indirebiliyorlar. Ne düşen başbakan küçük kalabiliyor, ne de yeniden iktidara geçen en büyük oluyor.
“ANAP liderinin gözle görülen bazı hizmetleri yok mu? İyi ama efendim, halk yığınları, kursağına inen lokmanın hesabını yapar. Bidonlardan artık yemeye mahkûm oluşun hesabını sorar. Bunları söylemek Başbakanı üzer elbet. Başbakan hiç üzülmeyecek, ama emekli, memur, işçi, gerçek sanatçı, üretici, hayvancı, ırgat, dul, yetim hep üzülecek, adalet bunun neresinde?
Ne demişti o Bakanımız: “Özal başımızda olmazsa, beş parçaya bölünür, tuz-buz oluruz.” Koskoca bir partiyi oluşturan bunca Atatürkçü, demokrat eğilimli, ama şimdilik suskunluklarını koruyan ANAP’lı milletvekilleri, bu kadar kof öyle mi? Şu iyi bilinmek gerekir. Nasıl, bazı iyi hizmetlerin hepsini Özal yapmamışsa, kusur kervanını da tek başına o yürütmüş değil.
Hiç kimse, Şardağ gibi düşünmek zorunda değil elbet. İstanbul’daki yağcılığa yeni boyutlar getiren o profesörümüz de Sayın Başbakanı kendi başının üstüne oturtabilir.Ama efendim, izin versin de herkesin başını, Özal için rahat koltuk sanmasın.
Ne olacak? Sayın Özal Tanrı’nın lütfu ile iyileşip yurda döndüğü zaman değişecek mi? Asıl büyüklüğünü gösterebilecek mi?
Sözgelimi, artık çıkarsa da çıkarmasa da kendisine fayda sağlamayacak olan yasakları kaldırmama oyunlarına başvuracak mı? Hamama giren terler elbet. Bir Başbakana siyasi rakipleri, her ağzını açtığında,
“-Aman ne güzel, konuştukça ağzından gülbeşeker saçılıyor” demeyecek elbet.
“-Ya huyu değiştir, rakiplerine karşı edep tülüne bürünmüş sözler söylemeye kalkarsa?”
“-Ne güzel efendim, ne güzel” diyeceğiz, ama bizi ta Amerika’dan, Semra Hanım ve kızı yalanlıyor.
“-Turgut beyin huyu hiç değişmez.”
“-Göreceksiniz, babamın huyu hiç değişmeyecek.”
“-Sayın Özal giderse, tuzla buz oluruz” diyor Bakan Bey. Çok üzgünüm ama, yoksul halka rağmen yürüttüğü iktisad modeli sürerse de tuzla-buz olacaksınız. Öyleyse! ANAP, Özal’la olamayacağı gibi, Özal’sız da olamayacağa benziyor. Neydi o güzel şarkının ilk iki beyti.
“-Senle olmak derdnâk eyler beni
Senden ayrılmak helâk eyler beni.”
Şardağ, R. (1987, Şubat 23). Ne Özal’lı ne Özal’sız. Güneş, s. 4.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

