
Güneş’in ekinde resimli bir haber. “Güldürenler, birbirine gülüyor.”
Sinirlerin iyice gergin ve halkının yoksulluk içinde kıvrandığı ülkelerde, güldürenin işi zor olduğu gibi yazgıları simsiyah olanların da gülmeleri pek güç olur. Ama bakıyorsunuz, televizyonda, sahnelerimizde ün yapmış tüm güldürü sanatçılarına halkımız kasıklarını tuta tuta gülüyor.
Moliere ne diyordu?
17. yüzyılın bu ünlü tiyatro yazarı bir halıcının ve kral hizmetçisinin oğludur. 1666 yılında “Zorla Doktor”u (Le Medecin Malgra Lui) yayınlanıyor. Seyircilerde hem kahkaha, hem ders alış…Ünlü ressam Mignard bugün Chantilliy’deki Conde Müzesi’nde bulunan Moliere portresini kolay kolay bitiremez ve şöyle der:
-“Gözlerine gülümser bir anlam katmasını ne kadar isterdim. İkiyüzlüler, toplumun zavallılarına bu gözlerin azıcık olsun gülmesini günler boyunca boşuna bekledim. Uzun ve siyah saçlarının fonu arasında kalan bu alaysı, acımsı bakışları, çaresiz öylesine bıraktım.”
Bugünküler gene iyi
Bugünkü güldürü ustalarımız gene iyi. Birbirlerine gene gülebiliyorlarmış.
Saltanatın son yüzyılında, ise İslâmî bir renk de katarak güya İslâm dini gülmeye engelmiş gibi gülmek dolaylı yollarla, deyimler, özdeyişlerle biraz kınanmış gibidir. Bu nedenle şöyle rahat, yüksek sesle güldünüz mü, “Çok gülenin itibarı aşınır” tekerlemesi ağzımıza takılır. Yavaş perdeden, ses tonu zorlanarak kısık gülüşe mi geçtiniz. “Kıs kıs gülme” deyimi ortaya çıkar. Bu da bir sinsilik anlamını oluşturur. Ya “Kah kah”, “Kih kih”, “Hoh,hoh”lu nitelikleri içindeki gülüşler? Eğitimsizliğin, görgüsüzlüğün, anlamsızlığın, sinsiliğin ve hafifliğin işaretleri sayılır bunlar. Halbuki günümüzün güldürü sanatçıları bizi zorlamıyorlar da gülmeye. Çok rahat, ciddi, hatta resmi görünümlü bir komedi dünyasının içine bırakıveriyorlar izleyicileri.
Yine de gülüyoruz
Yine de gülüyoruz. Ağlanacak halimiz de olsa gülüyoruz işte. Olayların bam teline dokunan, politikacılara çimdik atan, siyaset kazanını, çomak sokarak karıştıran güldürü ustalarına gülebiliyorlar. Böylece iki kahraman tipi doğuyor günümüzde. Gülme olanaklarının tıkandığı borulardan, neş’eyi sızdırabilen sanatçılarla belinde hayır kalmadığı halde hâla gülebilen ortadirek.
Osmanlıları tanımıyoruz
Son Osmanlı yıllarına ne bakıyorsunuz siz, geçmiş yüzyıllarda sözgelimi 17. yüzyılda iki yüz kişiden oluşan bir Musevî oyuncu takımı var. Aralarında ne “bâz”lar, ne “bâz”lar var! “Bazidan” mastarından “bâz”ı isim öznesi olarak almışlar, oynayacakları aletlerin sonuna ekleyerek oyun mesleği çıkarmışlar. Hokkabâz, Sûrâhibâz, Destibâz, Kadehbâz, Sinibâz, Âteşbâz… Hem Müslümanlar, hem Musevîler arasında yaygın bu oyunlar.
İşte bir gün
İşte bir gün Josef adlı Musevî, poposuna bir alet takmış, birdenbire patlama sesi çıkarıyor. Herkes önce ürküyor, sonra kahkahaları basıyor.
Bu sırada padişah İbrahim, ünlü oyunbazlardan Eyüp’un hiç gülmediğine tanık olur. Adam şair, bilge, hanende ve de güldürü oyuncusu. İbrahim, “Niye gülmezsin be oyunbâz” diye sorunca aldığı yanıt, derinlemesine bir acı:
-“Biz sizleri güldürürüz padişahım, düştüğümüz hale nasıl güleriz?”
Nerdesin sevgili Baksı

(1912-1974)
Güneydoğu’nun bağrından kopup İzmir’i vatan tutmuş, şimdi onun toprakları altında derin uykusuna dalmış olan sevgili Fuat Edip Baksı’yı anımsadım. Hani dillerde gezen, gönüllerde taht kuran pek çok şarkının ozanı:
“Bir bahar akşamı rastladım size”
“Bakışı çağırır beni uzaktan”
“Dile düştüm, senin yüzünden yine”
Ve de bizim küçük ve naçiz bestemizi esinleyen şiiri:
“Uzun yıllar ötesinden
Hatırını sorayım mı”
Allah rahmet eylesin, işte bu sevgili dostumun esprileri, taşı bile güldürecek zekâ parıltılarıydı. Bir akşam, Kadifekale’de ziyaretteyiz. Fuat, benim yanımda. Unutulmaz, renkli, pırıl pırıl fıkralarını anlatıyor.
Gülmekten gözlerinden yaşlar boşananlar var. Ama karşımızda oturan o günlerin İzmir gümrük müdürü, ciddi devlet hizmeti gören kimselerin ağırlığı içinde suskun.
Fuat, işi inada bindiriyor. Şakaların, fıkraların ve güldürülerin her türlüsünü sergiliyor. Dostumuzdaki gülücük çizgilerinde hiçbir kımıltı yok. Artık umut kesiliyor Fuat Baksı suskunlaşıyor ve başka ciddi konulara geçiyoruz.
Ayrılma vakti gelmiş, kalkmak üzereyiz. Sevgili Fuat Edip Baksı’dan son bir girişim:
“Efendim, vaktiyle bilgiçlikten hoşlanan bir kişi ölen bir kadının zenginliğini tanımlarken kadının kendisi gibi sıfatını da ‘müennes’leştirmek, yani ‘dişilendirmek’ istemiş ve (merhume pek zengineydi) demiş. Bunu altında kalmak istemeyen dostu da ‘evet’ sözünü ‘dişi’lendirerek cevap vermiş: (Evete) deyivermiş.”
A! Bir de baktık ki, gece boyunca hiç gülmeyen gümrük müdürü makaraları koyuvermez mi?
Yol boyunca güldü durdu Mehdi bey bu fıkraya. Hatta ertesi sabah iş yerine gelerek “evete” esprisini, haykırışlı gülmelerle sürdürdü durdu.
Günümüz güldürücüleri çok şanslı. Ortada, kendilerine yardımcı olacak öyle komiklikler var ki.
Radyasyon konusu mu?
Kah kah kah!
Bakanların deterjan şaşkınlığı mı?
Kih kih kih!
Humeyni’nin rezillikleri karşısında süklüm püklüm oluş mu?
Hoh hoh hoh!
Güzel bir hafta sonu dileği ve saygılar efendim.
Şardağ, R. (1987, Mart 1). Kah Kah Kah Kih Kih Kih. Pazar Güneşi, s. 6.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…


Sağolun Değerli Hocam
BeğenBeğen
🙏
BeğenBeğen