Sultan Süleyman Hırsızlar Ülkesinde

Kanuni Sultan Süleyman dönemini içeren en değerli eserlerimiz Amerika’da sergileniyor. Eski Kültür ve Turizm Bakanı zamanında hazırlanan tanıtma çabası, tarihleri olmayan Amerikalı dostlarımız için çekicidir ve yerinde bir hizmettir elbet. Ardından Mimar Sinan Sergisini de açacakmışız. Bu da hoş da, onların hakkımızdaki kısır, haksız niyetlerini değiştirebilecek miyiz?

ÇALINAN ESERLER

Yalnız pasifik ötesi devlet değil, Avrupa’da kurulup yerleşmiş devletler de Türkiye’nin tarihe yıldız yıldız konmuş eserlerini çalmada birbirleriyle yarışmış durmuştur. “Ver geriye” demişiz, tınmamışlar. Rica etmişiz, kulak ardı etmişler. Son kez ortaya çıkarılan Amerikan hırsızlığını biliyorsunuz elbet: “Kaarûn’un Hazineleri”. Adamlar, devlet galeri ve müzelerinde sergilenen bizden çalıntı eserleri geri isteyişimizi bile hafife alıyorlar:

“- Kaçırtmasaydınız, çaldırtmasaydınız!”

Eh, biz de Nasrettin Hoca merhum gibi davranıyoruz:

“- Sen bana gelmezsen ben sana gelirim işte.”

Hikaye şu: Hoca merhum Timurleng’in Konya’ya gelişinden korkup kendisine sığınanların yanında gürlemiş:

“- Gidin haber verin Timur’a, iki gün içinde Akşehir sınırlarının dışına çekilsin, ihtar ediyorum.”

Timur, Akşehir’e girip Hoca’yı huzuruna getirtir, konuşurlar:

“- Hoca, sen mi istedin sınırdan çekilmemi?”
“- Evet efendim!”
“- Ya çekilmezsem?”
“Ben çekileceğim de onu öğrenmek istemiştim.”

Öykü, yakıştırmadır ama bizim vurdum duymazlığımıza ne güzel de uyuyor. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, tarihsiz ve talihsiz Amerika’nın, elinden, kendisinden çalınmış hazinesini geri alamamanın beceriksizliğini sineye çekmede. Bir yandan da yeni sergilerle ayağına gidiyor.

HIRSIZLIKLAR BUGÜNÜN İŞİ DEĞİL Kİ!

III. Selim zamanında Ahmet Çelebi adında bir beceri ustası var. Bazı tarihler, onun, kıl’la çalışarak elli bin çizgiden oluşmuş eserinin batıya kaçırıldığını yazar. Biliyorsunuz, kıl’la çalışma, bu sanatla dehâya ulaşma Türk’e özgüdür. Nerde olduğu bile bilinmeyen bu eser tek örnek değil ki!

Abdülaziz’in ressamı Klobuski’ye, Türk’lerin İstanbul’a girişinin tablosu ısmarlanır. O da başlar ve Paris’te tamamlamak üzereyken ölür; resim de orada kalır. Fransızların, Varşova müzesine, babalarının malı gibi taşıdıkları bu şah yapıt için ısrar bile etmemişiz. Sadece bize tablonun fotoğrafını, birkaç kez seyretmiştim, askeri müzede.

Yerlere serili Bizanslılar arasında beyaz atıyla Fâtih ve ileri gelen devlet adamlarının şehre girişi, Ayasofya kilisesi önünde boyunları bükük, umutsuzluk ve bekleyiş içinde görüntülenen Bizanslı kadınlar… Arka planda Ayasofya sütun ve revaklarına düşen gölge… Beyaz sarıkların ve Fatih’in bindiği beyaz atın gerisindeki kara bulutlar ve onun yarattığı yumuşak simetri… Siyah ve beyazın konuştuğu bu görkemli tablo da yok elimizde; yazık!

RAHMETLİ KOYUNOĞLU

Vahidettin ve Mecid efendiler, eski değerli eserleri giderayak dağıtmışlar. Bunları hiç fiyatına satın alan ünlü İzzet Koyunoğlu’nun babası, bu tarihsel hazineleri oğluna yadigâr bırakmış. O da küçük bir devlet memuru. Katığından, giysisinden vazgeçerek yenilerini de satın alıp ekleyerek İzzet Koyunoğlu müzesi’ni Konya’da kurmuş ve rahmete kavuşmuş.

YA BUGÜN

Yalnız Süleymaniye’de 120 bin el yazması var. Disiplinle yönetilen bu kitaplığımız ve onun dirayetli müdürü bağışlar da sağlayarak, Sinan’ın eserine, durmadan yeni hazineler katıyor. Ama gelin görün ki Kültür Bakanlığı’mız, dün ve bugün gerek el sanatlarımız, gerek plastik sanatlarımızın Avrupa’ya kaçırılmasını önleyemiyor.

“Örgüt ve beceri eksikliğinden…”

Doğru… Ama en önemlisi bizce ilgi ve sevgi eksikliği. Sözgelimi son ve bir önceki Kültür Bakanı’mızı alalım: Başta Süleymaniye olmak üzere tek bir kitaplıktan içeri henüz ayaklarını atmadılar. Kadehlerin kokteyllerin dumanlı havası, onların gözlerine kültür hazinelerimize bakma olanağı bırakmıyor ki! Eski yazmalarımız çalınıyor, plastik alanda benzerleri bulunmayan eserlerimiz Batılı uzmanlar ve mafya arasında düzenlenen firar dümenleriyle Avrupa ve Amerika’ya kaçırılıyor. Bu acıyı kendisine ilettiğim eski bir Kültür Bakanı beni şaşırtmış, korkutmuştu:

“- Ne yapalım Şardağ, Amerika, tarihi olmadığı için merakından çalıyor; Avrupa ise bu eserlere olan sevgisinden, uygarlığından çalıyor.”

GÖNDERMEYELİM Mİ?

Buna rağmen göndereceğiz. Onlara yüzyıllarca nasıl dayak attığımızı anımsatan hükümdarlarımızla değil de sonsuza göz kırpan sanat eserlerimizle girelim.

Amerika’da açılacağını duyduğumuz Mimar Sinan Sergisi, öyle sanıyorum ki Amerikalıları gönüllerinden fethedecek.

Ancak bilgiler, tarihsel doğrularıyla iletilmeli, gerçekler saptırılmamalı. Nasıl Fatih’in mimarı Ayas, Bayezit’ın mimarı Kemaleddin; ümmi, diplomasız idilerse, Kanûni’nin mimarbaşı Sinan da diplomasızdı. Bunlar gizlenmemeli.

Osmanlı devletindeki imar örgütlenişi, dört yüzyıl önce, nasıl doğruluk, gerçekçilik üzerine kurulmuştu; bunlar anlatılmalıdır. Câmilerimiz üzerinde gezinmiş o ilâhi ellerin becerisi, tam yorumlanmalıdır.

Söz gelimi 1831 yılına kadar süren “Mimarbaşı”lığın, savaş ve barıştaki görevleri iyice tanıtılmadı da Mimarbaşının emrinde ser mimar, mimâr-ı sâni ve 2. sınıf mimarların, onlara da yardımcı olmak üzere görevlendirilmiş Kethudâ ve çavuşların nasıl verimli bir örgüt oluşturduğu belirlenmelidir.

VE SON KEZ

Ve son olarak hükümran Türkiye devletinin Kültür Bakanı, Amerika’ya şöyle seslenebilmeli, değil mi efendim;

“- Verin! Bizden çalınanları geri verin! Tarihi olmayan bir millet oluşunuzu, biz zengin tarihimizin hazinelerini sizde sergileyerek giderelim. Biz de teknik eksiklerimizi sizden tam alıyoruz ayıp değil bunlar! Birkaç maceracı Amerikalının işlediği suçu devlet olarak üstünüze almayın!”

Güzel bir hafta sonu ve saygılar…


Şardağ, R. (1987, Mart 8). Sultan Süleyman hırsızlar ülkesinde. Güneş, s. 6.


Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın