
“Mantar gibi yerden bitti” sözü bile aslında bilimsel olmaz. Havada uçuşan tozlar, suların sürükledikleri ve toprak altının üretme dünyası bir âlem… Kimsenin eliyle dikmediği o mantarlar, Tanrısal düzenin toprak altı mahşerinden fışkırtmıştır.
“Kürt”ler adına ortaya çıkan bu ayrılıkçı güçler ise mantar gibi de bitmiş değil. Gözleri kanlı, elleri bıçaklı, acımasız katiller için elbette önlem alacağız, ama bu câniler, nasıl ve neden üredi, önce bunu deşelim, izin verirseniz.
Yüzyıllar boyu güneydoğuda yaşayanlara “Kürt” deyip durduk. Osmanlı “Salnâme”lerinin haritalarında, bu yörelerin üstüne koskoca bir “Kürdistan” kondurulmuştur. Halbuki nasıl bizler, Moğol zulmünden ve coğrafyasal olanaksızlıklardan ötürü anavatanımızdan kopup bugünki yurdumuza yerleşmişsek “Kürt” adını taktıklarımız da Selçuk’lu kardeşlerimizdir. “Karakoyunlu’larla birleşmişler ve bir yerde vatan tutabilmek için Türk asıllı Saffetoğulları ile karışmışlar. Dillerinin yüzde seksen, Farsça’ya yakın oluşu bundan.
Çoğunluğu Sünni olan Kürtlerin, Şiî Şah İsmail’e karşı, Sünni Osmanlılar’dan yana oluşu da bir gerçek. Ne var ki Osmanlılar ve Cumhuriyet dönemi hükümetleri onlara gereği kadar sarılamadı. İstanbul’da polisimiz, kuşkulandığı bir vatandaşın, yalnızca kendisini soruşturmaya alırken güneydoğuda o kişinin yedi sülâlesini karakola çeker olduk.
Ağalar, hazinenin topraklarına da el atarak kendilerinin olmayan bu yerlerde, hayvanlarını otlatmak isteyenden kira alırlar.
Orta halli bir Güneydoğulu ölünce mirası çocuklarına bölünür. Ne “sana, ne bana” deyimince hiçbirinin geçimi sağlanamaz.
Sorarım efendim, kim, doğup büyüdüğü, anılarının duman duman tüttüğü yerleri bırakıp İstanbul’a, öteki büyük kentlere göçmek ister?
Ellerinde birer el arabası, gece kondu sefaletleri içinde, belediye zabıtasının hoyratça itiş kakışları arasında yaşamlarını sürdürmeye çalışan güneydoğunun yüzde yüz Türk asıllı halkı, Türkiye Cumhuriyeti’ne saygılıdır, vefalıdır ve tam bağlıdır.
Ne var ki Türk’e düşman olan emperyalistler, komşumuz Humeyni İran’ı ve Suriye, birlik halinde, ayrılıkçı güçler hazırlayarak onları toprağımıza saldırtıyorlar. Bazı kasıtlı ya da câhil Avrupalılar. “Siz Selçuklu değil, Eyyûbî’siniz” diyerek onlara ayrı bir soydan geldikleri sanısını yayıp durur.
Kandırma, yalan dolan onlardan, silahlandırma ve hiyânet de İslâmın yüzkarası Humeyni’den ve Suriye’den. Tabii, gerçekleri görememek, önlemleri çok yönlü olarak alamamak da ANAP hükümetinden…
“Türk’ler Kerkük’e girsin!” Libya’yı topa tutup dönen, Suriye’de rehineci İran’lı Hizbullah örgütüne yenik düşerek donanmasına, “geriye dön” emri veren, İran çöllerine yaptığı çıkarmada, ölülerini bırakarak kaçan Amerika ve Avrupalıların arzusu bu! Dünya haritasının herhangi bir yerinde nasıl gedik açabilirsiniz?
Kim, haritanın hangi ucunu çimdikleyebilmiş ki!
“Irak’ı kurtarıp, İran’ı vurmak!..”
Bizim başbakanın ve hükümet göbeği Humeyni’yle birlikte kesilmiş olduğu için zaten böyle bir kabadayılığa soyunmaları olanaksız. Hem Türk milleti “zebunküş” [acizlere eziyet eden] değil ki!. Kendisinin, en az on katı olan komşusuyla vatanı için boğuşan Irak, sanmıyorum, ülkesinde savaşacak erkek sayısı tükenen İran karşısında yenik düşsün.
Irak umutsuz duruma düşerse Türk milleti kendi güvenliği adına elbette gerekeni düşünür, ama asla ülke fethine çıkma amacı ve psikolojisi içinde olamaz. Batılıların, Amerikalıların tüm umudu, bizim, kendilerinin “Pişekâr”, yani öncü kuvvet olmamızdır.
Hem doğu ve kuzey sınırımızın büyük komşusunu da durup dururken gocundurmaya hakkımız yok ki! Gorbaçov dönemini dikkatle izlemeli değil miyiz? Larausse’a adını şimdiden kaydettiren ve dünyadaki çirkin Sovyet imajını silmeye çalışan yeni Kremlin liderinin, davranışlarını unutmayalım. Komünizm ve Rusya hakkında torbaya sığmaz laf dizileri sıralayan İran İslâm Cumhuriyeti’nin Gorbaçov Rusya’sıyla sürdürdüğü flörtü nasıl gözden uzak tutabilirsiniz?
Özal hükümeti, dış siyasetimizi bir çıkmazın içine sokmuş bulunuyor. Yeni beceriksizlik, gevşeklik, dikkatsizlik ve sorumsuzluk sonucu karanlık bir maceranın öncülüğünü yapabilir de.
Bir zamanlar, “ANAP’ın teslimiyetçi dış politikası” diyen, sonunda iktidar partisine teslim olan Sayın Kâmran İnan‘ın eski görüşleriyle beraberim.
Hiçbir, şey yapamayacak bir Türkiye imajı yaratıldı. Bunun alternatifi olarak “her şeyi yaparım” hevesliliğine kapılmayalım.
Şardağ, R. (1987, Mart 23). Bölücüler-Kerkük-Amerika ve Gorbaçov Rusyası. Güneş, s. 4.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

