Mel’anet Papandreu’da mı?

Yunanistan bize karşı neden böyle? Andreas Papandreu’dan mı, Rumların yaradılışından mı geliyor bu cibilliyetsizlik? İkisinin de etkenliği var, kuşkusuz. “İlle de şudur, nedeni” diyerek suçluyu bire indiremezsiniz.

Papandreu’nun cırtlak sesiyle, “FIR hatt”, “Kara sularımız” diye haykırışını, vidaları iyice gevşemiş dış politikamızdan, afedersiniz, dış politikasızlığımızdan yüreklenerek adaları silahlandırmaya kalkmasını yalnızca onun omuzlarına yükleyemeyiz. Bu görüşleri daha önce, günümüz Yunan muhalifleri de kusmuştu. Çıban başını ilk kez oluşturan onlardı. Papandreu bu çıbanı patlatmıştır.

Bizim suçumuz yok mu?

Düşmanı, bu gözü pekliğe soyundurmada, sayın Başbakanımız, tek başına eksikli. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Kıbrıs’ı İngilizlere emanet olarak bırakmıştık. Ne gördük? Yunan’a peşkeş çekmeye çalışıyorlar. Sedat Simavi merhum, vatan sevgisinin ateşi içinde Kıbrıs’taki haklarımızı koruyor. Yunan basınında Hürriyet başyazarına saldırılar…

O günlerde, bir Avrupa yolculuğunda, Atina’ya da uğrak yapan, zamanın Dışişleri Bakanı Köprülü’yle Yunanlı bir gazeteci karşılıklı konuşurlar:

“-Sayın Bakan, Kıbrıs yüzünden, iki devletin bir anlaşmazlığa girmesine izin verecek misiniz?”
“-Efendim, bizim Kıbrıs diye bir davamız yok.”

Sayın Özal da aynı yanıltı çukurunda. Papandreu bizi yoklayarak; kollayarak “FIR hattı” diyor. Karasularını Ege’deki topraklarımıza kadar sıçratarak, “İşte adalarımın kara suları” deyip, gırtlağımıza sarılıyor ve yine gözümüzün içine baka baka adaları silahlandırıyor. Lozan anlaşmalarını çiğniyor.

Başbakanımız, “Zeytin dalı uzatıyorum” dedikçe, şişiniyor. İsviçre’de kahvaltıya çağırdığı Andreas’ın, bu daveti reddetmesine karşı, onun davetine tıpış tıpış giderek, bu cibilliyetsiz Yunan Başbakanı’na küstahlık, edepsizlik vizeleri veriyor. Ne var ki, asıl mel’anet Papandreu’da değil, Rumların hamuruna karışan mayada.

Annem ağlıyor

I.Dünya Savaşı’nın sonlarındayız. Evimiz Çamlıca eteklerinde. İngiliz askerleri tepede görünürler ve telefon telleri germekle meşguller. Bizler, yıllarca birlikte yaşadığımız Rumlara’da, Ermeniler gibi alışmışız ve sevgi ısısıyla dostuz. Rum komşumuz Madam Luize “teyze” diyor, canım gibi seviyorum.

Birgün Luiz teyze, bizden ayrılıp, bitişikteki evine geçerken annemin ağladığını görüyorum, nedenini soruyorum.

Meğer Luiz, anneme, İngiliz askerlerini göstererek, “Ah” demiş, “Melek hanım, bugün içim içime sığmıyor, o kadar sevinçliyim. İngiliz askerlerine bak! Çok şükür, artık yalnız değiliz.”

Ne zaman yalnızdılar ki

Sultan Osman dönemini anımsayalım mı? I. Osman, çevresindeki Rum tekfurlarıyla dost yaylağa giderken değerli eşyasını onlara emanet ediyor. O yumuşadıkça, ötekiler ürkekliğine bağlıyor, Sultan Osman kalleşlik görünce de derslerini veriyor.

Rumlar, Fatih zamanında özgürlüğün altın çağını yaşadılar. Devlet içinde devlettiler sanki! Bir gün Rum kalleşliğine kafası kızan Yavuz, kırk sekiz saat içinde İslâma gelmezlerse, hepsinin kafasını uçuracak. Bereket imdadına yetişen Zenbilli Ali Cemali efendi, Fatih’in fermanını anımsatarak, Rum kellelerini kurtarır. Dil, din ve soy varlıkları sürüp gider.

Fatih’in İstanbul’u ele geçirdiği gün, Anos adlı Rum beyi direnir. Türk’leri kalleşçe öldürür. Padişah, üzerine yürüyüp kalelerini yıkar ve de haber yollar:

“Uslu durursa bağışlayacağım. Kalesini de kendisine bırakacağım.” Adam direnip Semendrek adasına kaçar. Umudunu yitirince de, Edirne’de Fatih’in ayaklarına kapanır. Padişah bağışlar; görevlilerle adasına gönderir. Adam yolda maiyetindeki Türkleri kalleşçe öldürür, Frenklere sığınır ve bağırır:

“Kurtarın beni!”
Yapıları bu!
Bu cibilliyetsizlik, bu soysuzluk tarih boyu sürdü gitti.

Siroz adasındaki Rumlara özgürlük tanımışız. Oraya yolu düşen bir Türk, saraya gelip Rumların adadaki Türkler’i pusu kurup öldürdüklerini anlatır. “Yapma !” denir; dinlemezler. Padişah, kalelerini yıkar. Rumlar ayaklarına kapanır, yine bağışlanırlar.

Osmanlıların en zayıf zamanlarında Rumlar, okullarında ihtilal yuvaları kurdu. Padişahlar, onlara verilen özgürlük hakkını kısıtlar diye, bu okulları denetlemedi bile. Rusya ve Avrupalılar destek oldu onlara.

Deli Petro, III. Ahmed’e yazdığı bir mektupta iyice küstahlaşıyor:

“Kudüs’te ruhbanlar elinde bulunan Kamâme Kilisesi’ni (Hz. İsâ’nın cesedinin bulunduğu yer) Rum ruhbanlarına bırakacağınızı umarım.” (Topkapı Müzesi Divân-ı hümâyûnnâme defteri)

Ama Rumlar, karakterleri gereği Avrupalılarla da Ruslarla da fingirdeşiyor. Ünlü İgnatiyef’in, Rus meslektaşı Novelkof’a Viyana’dan yazdığı mektuba bakın:

-“Rumlar gerçekten rahat durmak istemiyorlar. Sefil hâmileri (Avrupalılar) hükümet başına geçti geçeli öyle kurnazlıklar yapıyorlar. Şu zavallı Galata piyasası serserilerinin hile ve oyunlarıyla, varlığı Ortodoks Kilisesi’ne onur vermekte olan yüce rahip (Rus rahibi) kaybedilecektir. Son derece esef ederim ki özgürlük dostu geçinen Rumlar, Avusturya ve Prusya’nın himayesini ve Protestanların, İçişlerine karışmasını reca ve iltimas ediyorlar da bu hukukun, mezhebdeşleri bulunan Rusya hükûmetine âid olduğunu inkâr ediyorlar.”

Bir o yana, bir bu yana

Görüyorsunuz, Yunanlılar, tarihteki rollerini bugün de oynamada; hem de üçlü olarak: Ruslar, Amerikalılar ve Avrupa devletleri arasında.

Türkiyeli Rumlar’ın kurdukları Etnik Heteria ihtilal komitelerinin baş düzenbazları, dünkü Amerikan kolejleriydi. Avrupa elçilikleri ve okullarıydı.

I. Dünya Savaşı’ndan sonra bütün dünya, Türkler’e karşı onları desteklemedi mi? Ne Rum’un kanı, ne Hıristiyan batının kanı değişir. Topal bacağıyla Türk-Yunan savaşında Yunan saflarında dövüşen şair Byron neyse, bugünkü dünya da odur.

Kurtuluş Savaşı’nda İstanbul’u müttefikler neden ele geçirmiş? İngiliz Başbakan’ını dinleyin:

-“Biz, İstanbul’da bulunmasaydık, Yunanistan birkaç saat içinde İstanbul’u ele geçirirdi.”

Tüm batının ve Amerika’nın arkasında olduğu Yunan, kıçına yediği tekmeyle yurttan atılacağı günlerde, İstanbul’daki Rum Yerola gazetesinde, Türk düşmanı utanmaz Avrupalıları yalanlıyordu:

-“Yunanistan’ın Anadolu’da başlattığı savaş, Hıristiyanlığın savunması için olduğu, buna da Avrupalılar’ın emir ve müsaadesiyle giriştiği gibi Yunan ordusunun bu konuda Avrupa’nın vekili olduğu doğaldır. Yoksa Yunanistan’ın kendi başına bu işi beceremeyeceği apaçık ortadadır.” (Yerola- İstanbul- 3 Temmuz 1921)

“Cibiliyetsizlik’leri, zeytin dalları daha da azdırır. Hele bir de tarih bilmeyen siyasetçilersek.

Güzel bir hafta sonu dileğiyle ve saygılarla…


Şardağ, R. (1987, Mart 29). Mel’anet Papandreu’da mı?. Pazar Güneşi, s. 6.


Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın