
Geçen hafta içinde yargıya çekilen bir sanık, “Ben Allah’la konuşurum” demiş.
Konuşulabilir mi? Konuşulabilirse bile her ufarak adam bu konuşmayı yapabilir mi? Konuya genişliğince, bir Pazar söyleşisi içinde girmek istedim.
Ulu Allah, Kutsal Kitab’ında birkaç kez sevdiği kullarının, kendisini gecenin yarı saatinde, sabaha karşı anmasını ister. Yüce peygamberlerinden de bunu fazlasıyla bekler. Kuşku yok ki yapabilseler, bütün kullarının, kendisine bağlılıklarını daha sıcak, daha aziz kılar bu. Ama “Geceyi size dinlenmek için verdik” buyuran Tanrı’mız, kullarına kolaylık da sağlamak istemiştir.
Peygamberler, Allah sevgilileri midir?
Tüm peygamberlerin, özellikle Hz. Muhammed ‘in uyanık, ayakta geçen geceleri artık süreklileşir. Yüceler yücesiyle can cana olunan saatlerin, dökülen gözyaşı incilerinin değerine ölçü olur mu?
En büyük sevgili ne buyuruyordu, İsrâ Sûresi’nin 109. Âyetinde:
“Onlar ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar. Bu, onların gönüllerindeki duyarlılığı arttırır.”
İşte bu aşk; velileri, ermiş dediğimiz Tanrı yavuklularını da sarsmıştır: “Biz neden uyuyalım?”. Hasan Kaleli, “Mârifetnâme” sahibi İbrahim Hakkı Hazretlerine ne demişti:
“Az yi, az uyu, az iç
Ten mezbelesinden giç!”
Veliler de, bu Hakk erenleri de yüce Muhammed gibi, geceleri kaaim (ayakta) olarak, ya da secdeye kapanarak O’na, en büyük sevgiliye ulaşmaya çalıştılar.
Tarîkatler nasıl doğdu?
“Yol” demek olan ve “tarik” sözünden üretilen tarikatın hiçbirinin, velilerin kendileri kurmadı ki! Bazıları Hakk ermişlerinin arkalarında tarikat kalmadı ki! Bazıları dünyadan göçüp de sevgiliye kanat açınca, arkalarından gelenler, “Durun!” dediler, “Bu Tanrı tutkusunun yolunu biz de yol edinelim; onu izleyerek Allah kulluğunda kendimizi aşk halinde sunalım. O günün tarikatlerinde, devlet işlerine karışmak mı? Politikaya burun sokmak mı, aslâ!”
Yunus Emre gibiler, velilik katlarında son durağa kadar yüceldikleri halde kendilerini hâlâ bir velinin sıcakkanlı çömezi gibi görenler de oldu.
Soyundular
Dünyanın tüm geçici ve çirkin cafcaflarından soyundular. Zati eğreti ata binmemişler miydi? Her şeyleri, ellerinin tersiyle ittiler.
Sûfîlere göre
Onlara göre insan; nefis, kalb ve ruhtur. Tarikat gönül yoludur. Şeriat ibâdetin gereğine, tarikat ise O’nunla sesleşmenin gereğine inanır. Tarikat mensupları içinde Allah’ı da, peygamberi de görme burcuna yükselenler yok mu? Erenlerin hiçbiri, gördüğü iddiasında bulunmamıştır. Ama O en sevgiliyle konuştuklarını hissettirenler olmuştur.
Kur’an ses değil mi?
Ne diyor, peygamberine, ulu Allah:
Ey Muhammed! Sana Kitab’ı kağıtta yazılı olarak indirmiş olsak da ve elleriyle dokunsalar da yalanlayanlar yine de (bu, apaçık büyüdür) derlerdi.” (Enâm Sûresi. Âyet 7)
Kur’ân sesleniş olunca, seslenen kim? Yüceler yücesi “Allah’ımız değil mi? İşte O’nun sevgili kulları olan veliler, tarikat uluları da kendisiyle sesleştiler. O, evrenleri sarsacak güçteki sesi duyduktan sonra her şeylerinden geçtiler. Selçuk sultanının, başında taşımak, dünyanın hazinelerini ayağına sermek istediği Mevlânâ, neden, bugün Konya’da sergilenen çuval kabalığındaki o entipüften hırkanın içine gömülmüştür. Onlar, bu sırrı herkesten sakladılar, zaman zaman da ima ettikleri de oldu, ama bu sırrı anlayan kim?
“Ey Kaygusuz, cevheri olmaz yere harcama.
Nasıl anlasın bunu, sırr-ı haberi bilmeyen?”
Yüzyılların ötesinden, Basralı Râbia-yı Adviyye ne diyor:
“Herşeyin bir meyvesi var.
Marifetin meyvesi de yüce Allah!”
Niyâzî-i Mısrî’ dinleyelim:
“Zât-i Hakk’a mahrem-i esrar olan anlar bizi.
İlm-i sırda Bahr-i bipâyân olan anlar bizi.”
Tarîkat, şarîatın dışında değil
Şer’iatsız tarikat olmaz ki1 Kemalpaşazâde, tarikat mensuplarının, önce “Kaal ehli” sonra da “Hâl ehli” olduklarını söyler. Tarîkat ve şeriat birbirinin “lâzım-ü melzûmu” dur. Yani birbirlerinden asla ayrılmazlar. Hacı Baktaş-ı Veli, en son bulup yayımladığımız “Tefsir-i Besmele” sinde açıklamaz mı bunu:
“…Ve daha ben zaif ki bu kitabı kıldım ve ol şeriat hükümlerinin sırlarından bir koku bildirip anlattım. İstedim ki âhiret ve din yolunu başarmada yardımım olsun.” (Besmele Açıklaması ve Her Yönü İle Hacı Bektaş-ı Veli)
Kaygusuz Abdal, Allah’la içiçe bir sıcaklığın arasında, deyişlerini dile getirirken Kur’ân’ın İslâm’ın, şeriatın yanı başındadır:
“Ya Râb, seni ne bilsin, kendi kendün bilmeyen?
Ya nice derman bula, sana iman etmeyen?
Sana giden gizli yol, incelerden incedir.
İşbu yolu ne bile, sana birlik olmayan.”
Söyleşimizi, Yunus’un bir deyişiyle süsleyelim:
“Bir şaha kul olmak gerek, her giz ma’zûl olmaz ola.
Bir eşik, yadsınmak gerek, kimse elden almaz ola.
Kişi âşık olmak gerek, ma’şûkunu bulmak gerek.
Aşk odiyle yanmak gerek, ayrık od’a yanmaz ola.
Bir bahçeye girmek gerek, hoş teferrüç kılmak gerek.
Bir gülü peylemek gerek, her giz ol gül, solmaz ola.
Bir kuş olup uçmak gerek, bir deryaya dalmak gerek.
Dürr-i Bahri bulmak gerek, hiç kimseler bulmaz ola.
Yunus Emre’m, var, sen otur, yüzünü Hazrete götür.
Pirim gibi bir er getir, hiç cihana gelmez ola.”
İyi bir hafta sonu dileğimle. Saygılarımla.
Şardağ, R. (1987, Nisan 26). Allah’la Konuşmak. Güneş, s. 6.
Güneş Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin yazımını gerçekleştiren Demet Cevher‘e ve yazının bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Âkif Genç‘e sonsuz teşekkürler…

