
Son yaprağı kopuyor bu gece, eski takvimin. 1989’un bitiminden sesleniyorum dostlarıma, okurlarıma. Ne ki bu kez kalemimi Milliyet’e aktararak…
Öğrenciliğim yıllarında, Siirt Milletvekili Mahmut Nedim Bey’in elindeyken de okur, tanırdım onu. Ali Naci Karacan Milliyet’i de tıpkısı çizgideydi. Aydın Doğan Bey’in maddi ve manevi sahipliğinde de tıpkısı bir Milliyet. Atatürkçü çizgide, saldırganlıktan uzak, özgür bir siyaset eleştirisi… Yüzü asılmamış, ama hiç de yılışmamış bir Milliyet. Haber-düşün-nitelik’ten oluşmuş bir yönetim…
Üstelik hemen bütün yazarları, yöneticileri dostlarım…
Her zaman olduğu gibi
Siyaset yolum, Meclis döneminde, ondan önceki ve sonraki yazarlık dönemimde olduğu gibi yansızlık ve partiler dışı kalmak ama “fikirsiz”lik değil. Allah yolunda bir çizgi, ama Kuran’a küflü bir kafayla değil.
İnsanlara yumuşak bir yaklaşım, ama “unvanları” ve burunları kocaman olanlara kulluk değil. Sütun yazarlarının kapısı, her gün yeni bir kapıya açılır. Oradan kalemimle ya hep diken, ya da salt gül derlemede tat bulamam ki…
Adları kültür, dil, sanat, tarih, televizyon ve eğitime çıkmış renk renk çiçekler yok mu bu bahçede? Onların güçlü ve güzel görüntülerini gün ışığına çıkarırken bir yandan da ayrık otlarını sıyırmak bana kıvanç veriyor.
Öz dilden yanayım efendim. Genç kuşaklar, haklı olarak Osmanlıcada kullanılan sözcüklerin hangi hecede bir kat daha uzatılacağını bilemezler. Güzelim Türkçelerini kullansalar ya derim.
Türk köylüsü, “Doktor bey benim kızım, geceleri hayal görüyor” deyip dururken, “Hayal”i, “imge”yle değiştirip zorla tutturmak isteyenlere de pek sıcak bakmam.
Eski yıl biterken
TBMM’de, devlette bir gün bile hizmet görmeden emekli olma girişimlerinde bulunulması neden tepki gördü? Yaşlı ve tükenişe yaklaşan bir vatandaş, Sosyal Sigortalar’a baş vuruyor: “Beni isteğe bağlı emekli yapın, dört yıllık primlerimi birden ödeyeyim”. Yasanın sesi patlıyor: “Olamaz, dört yıl bekleyeceksin”.
Milletin asıl sahibi bu durumdayken, onun vekili, sadece kendi durumunu düzenlemeye çalıştı. Nasıl haklı sayılabilirler?
Özal’ın Cuma namazı
Geçen yılın son ayı içinde bir de Başbakan Özal’ın Cuma namazına gidip gidemeyeceği tartışması kızıştırıldı basınımızda. Ana muhalefet lideri de atlamıştı bu konuda. Cumhurbaşkanı olmakla kulluktan çıkılır mı? Hele bu namazın toplulukta kılınması koşulu da ortadayken.
Siz, Başbakan Özal’ın hac görevinde mescidin içine ve Allah’ın evindeki kulluk görevlerine fotoğrafçıları, televizyon kameralarını sokup kulluğa gölge düşürmesine karşı susacaksınız, sonra kalkıp Cuma namazına takılacaksınız. Ne kötü karavana atışıdır bu.
TRT’nin dil ve musiki toplantısı
Oh, oh. Ne güzel haber. Geçen hafta sevgili Kerim Aydın, böylesi bir toplantı oluşturdu. Hem mazeretim vardı, hem de bu konuda çok yazmış, çok konuşmuştum. Çağrıya katılamadım. Katılsam de ne yapabilirdim? Günü saati ile saptadığım üzücü dil yanlışlarını, müzik, şiir ve eğlence programlarındaki dökülüşü bu sütunlarda belgeselleştirerek belirtmeye çalışır, görevimi yaparım. Bir divan şiiri programı düşünün. Şiirleri oyuncularla temsil edilen bu programda görüntülenen Fuzuli, Baki, Nef’i, Şeyhülislam Yahya Efendi gibi ozanlarımız kendi şiirlerini yanlış okuyorlar. Olur mu bu? Edebiyatsever, ince bir insan olarak tanıdığım Kerim Aydın TRT’sinde devrilen çamları görmek istemiyor gözümüz.
Dalan’ın çevresi
Partisini kurmak üzere olan Dalan, ne yapar, nasıl çevrelenir, ne oranda örgütlenebilir, bunu düşünüyorum.
İstanbul’da yirmi yılım tatlandı. Kafa, sanat ve ruh yapım bu kentle özlendi. Bu nedenle dünya incisi İstanbul’a bir taş koyana sevgiler uçururum, gönlümden. Ama gerçekleri görme durumundan da kopamam. Dalan, yaptığı güzel işlerde, nereye dayandı. ANAP’a Özal’a ve onların sağladığı parasal desteklere değil mi? Son seçimlere gireceği günden birkaç gün öncesine kadar ANAP’lı, Özal’lı olacaksın, seçimin hemen öncesinde, “Ben ANAP adayı değilim” diyeceksin, bu imaj hiç de güzel değil, değil ama, Dalan’ın yine çevresine doluşacaklar var. Bunlar kim? Pek çoğu ANAP’lı dostları. Bir parti çöküntü belirtileri gösterdi mi, ona ilk çullananlar, yine kendi çocukları, kendi dostları oluyor. Divan şairi haklı değil mi?
“Ahibbâ şive-i yağmâda mebhût eyler a’dâyı / Hudâ göstermesin âsâr-ı izmihlâl bir yerde” *
Mevlânâ ve Semra Hanım
1989’un son ayı, büyük hünkârın anılma günüydü…Hıristiyanına, Müslümanına, Budistine, Kâfirine “Gel” işareti veren Mevlânâ… Ama yine de, “Ben ölünceye kadar Hz. Muhammed’in ayağının tozuyum” diyen Mevlânâ…
Onu genç Kültür Bakanı, insanlık, sevgi, hoşgörü ışıyan yönü ile dile getirdi. Semra Hanım’da huzurdaydı.
Mesnevi’de Sabâmelikesi Belkıs’ın Süleyman’a katırlar dolusu altın gönderişine işaret eder, Mevlânâ ve Süleyman’ı konuşturur:
“Bu altınları alıp götürsün. Bana aşkla sararmış bir gönül getirsin”.
Mevlânâ sevgidir. Halka gönül vermektir. Zulûm görenlerin yanında olmaktır.
İyi şeyler yapmak isterken bazı yanlışlıklar da sergileyen Semra Hanım değil ki… Hepimizin yüce hünkârdan süzülen o güllü, ıtırlı şerbeti içmeye gereksinmemiz var.
Yeni yılın son gününde birbirlerimize, Mevlânâ armağanı olan hediye paketleri düzenleyelim… İçindeki armağanları merhamet, sevgi, ıstıraplara yaklaşma olsun. Bu da kalp ister değil mi? Haydi yine o yüce konuşsun:
“Aklın yoksa yandın. Ya kalbin yoksa? O zaman zati sen yoksun ki”
(*) “Dostlar, çapulculukta düşmanları bile şaşırtır. / Allah, bir yerde çöküntü eseri göstermesin”
Şardağ, R. (31 Aralık 1989). Yeni bir gazetede yeni bir yıl. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

