TRT’nin Dili

Eğitim Dairesi’nin iyi niyetli başkanı, sunucu adayları için ders koymuştu TRT’de… Kabullenmeden önce koşulumu öne sürmüştüm: “Yardımcınız olan hanım kızımız, ilk dersime girip beni dinlesin; gerekli görürseniz dersleri sürdürürüm.”

Bir daha çağrılmadım. Çağrılmadım, çünki gençler sordular:

“Hocam, yoğurt mu diyeceğiz, yourt mu?” “Yoğurt elbette” dedim.

“Rüzgâr mı diyelim, ruzgâr mı?” deyince de “elbette rüzgâr” diye yanıtladım. Sunucu adaylarından biri, elindeki basılı kitabı göstererek, “Bize ders veren hocamızın kitabı, sizin dediğinizin tersini yazıyor” deyiverince de “At kitabı çöp kutusuna” diye yanıtladım. Spiker adayı gülümsedi.

“Hocam, TRT bastırmış onu.”

Bu sefer daha sert çıkıştım:

“Yanlışlığı TRT mi üstleniyor, o zaman daha çabuk at çöp tenekesine.” 

TRT BECERİKSİZLİĞE NEDEN DÜŞER?

Kurumun kadrosunda tarihçi, mimar, İslâm bilgini, fonetik uzmanı, ozan, edebiyatçı, yontucu, dil bilgini, Farsça, Arapça, Osmanlıca bilginleri, her dalda ün yapmış musiki otoriteleri yok ki! Nereden bulacak bunları? Dışarıdan. Gelgelelim, bizim TRT’miz, ya kendi kıvırmaya çalışıyor bu işleri, ya da yapımcılarının karakter, bilgi yeteneklerine güvenerek konuyu onların girişimlerine bırakıyor.

Bugün, kurumdaki dil perişanlığının sadece bir iki noktasına dokunmak istedik.

Önce şu ünlü “ruzgâr” hastalığına değinelim. Sözcüğün aslı Farsça rûz-gaar’dır. Hem u hem a harfi uzatılır; çekilerek okunur. Asıl anlamı da “zaman”dır. Fars ozanları bu anlamda da zaman zaman kullandılar.

Osmanlı Türkleri, birçok Arapça ve Farsça sözlüğü, İstanbul söyleyişinin, bileyi taşında; kıvanç ve şeker döküp inceltti. Rûz-gaar sözcüğünü de rüzgâr’laştırdı.

Şarkılarımızda rüzgâr, günlük konuşmamızda rüzgâr, TRT Genel Müdürü dost Kerim Aydın’ın dilinde de rüzgâr.

Pekiy, sunucularımıza “ü” yü “u”laştırıp ruzgâr dedirten kim? Bu yarımtrak Farsçaya dönüştürme ukalalığı nereden geliyor?

BİR SİVRİ AKILLI MI?

Evet, bu dil saygısızlığında sivri değil, sipsivri bir akıllının, dil bildiğini sanan bir kakanuzun parmağı var.

Neden “ruzgâr”mış efendim? Sözcüklerin aslına döneceksek Farsçadan bozma tebeşir’e, yeniden tebâşir diyelim. Berilanti’dir pırlantanın İtalyancası, hadi onu kullanalım. Peynir’in aslı Farsça Penir’dir. Neden dönüş yapmıyoruz? Oldu olacak Çoban’dan vazgeçsin TRT; Farsça Çûbân desin. Rüşvet’ten de uzaklaşıp Arapça aslını, rişvet’i kullansın. Terzi’yi bırakıp derzî desinler. Sunturlu’yu beğenmeyip İbranice’den dilimize karışan santurlu’yu buyur etsin. Karakol demesin de karâvul desin!

Evet, perdeyi aralayıp ciddi konuşalım: Dostum Kerim Aydın’a söylüyorum işte: TRT’ye bunu, kesinlikle bir bilgiçlik heveslisi dışarıdan aşılamış olmalı.

Rüzgâr’ın ruzgâr olduğunu kanıtlayacak, sunucuları ve güzelim dilimizi en az sekiz yıldır aldatmanın sorumluluğunu üzerine alacak her kimse, çıksın ortaya; savını kanıtlasın. Yetmiş iki yıllık yaşamımın tüm onurundan geçeyim. Ona düşünce sadece özür dilemek olsun.

TRT DİLİMİZİ İNCELTİYOR

Yalnız inceltmiyor, söylenişini de değiştiriyor. Evet, yeni Genel Müdür döneminde de sürdürülen bir başka hastalık bu. “Konuşacağız” yerine “Konuşucaz”, “Uyuyacağız” yerine “Uyuyacaz”. Aman Tanrım, hangi ulus, kendi dilini kaba bulup inceltmeye kalkanları bağışlar? Düşünün: Bir Fransız züppesi, “erkek çocuğu” demek olan Garçon’u, Garçin’leştirecek… Önce Akademi sonra Fransa ayağa kalkar.

Beyler! Başka dillerde, yazılıp okunmayan, hece ve harfler var, var ama bize Atatürk, öyle kolay, dilimizle yaraşıklı bir alfabe bıraktı ki küçümencikler iki ayda söküyor.

Devlet Tiyatrosu sanatçılarından başlayarak TRT’yi, oradan da bazı Türkçe saygısızlıklarını saran bu inceltme çabacılığından TRT’miz lütfen kendini kurtarsın.

Sevgili Atatürk, “Yazdığınız gibi okuyun” dedi. Yazdığımız gibi okuma kıvancımıza hiç kimse saygısızlık edemez, gölge düşüremez.

Yazımızı, geçmişten hoş bir fıkrayla bitirelim:

Şam Valisi Konya’da çok güzel terziler olduğunu öğrenip valiye mektup yazar:
“Daimi ikamet etmek üzere, vilayetinizden yüz derzî ailesinin, vilayetimize irsâli…”
Bir ay sonra Şam Valisi, karşısında yüz tane çakşırlı köylüyü görünce sormuş:
“-Siz kimsiniz?”
“-Yüz dürzi ailesiyiz.”
“-Sizi kim çağırdı?”
“-Siz efendim!”

Durum anlaşılır. Osmanlı alfabesinde “terzi” anlamına gelen “derzi” ile “dürzi” tıpkısına yazılırdı.

Saygılar sunuyorum.


Şardağ, R. (7 Ocak 1990). TRT’nin Dili. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın