Sayın Özal’a Danışman

Cumhurbaşkanımız Turgut Özal, konuşmaya ve konuştukları ile de dikkatleri çekmeye yapı itibariyle meraklıdır. Geçmiş yüzyıllarda, “Sükut altındır” diyenlere pek katılmam. Yüce Mevlânâ, kötü niyetle susanları daha sakıncalı bulmuş olmalı ki, “Konuş, konuş a kaltaban! Kötü niyetle susacağına, iyi niyetle bir şeyler söyle” der. Şu var ki, sözcükler ağzımızdan çıkmadan önce sıkı bir elekten geçmiş olmalı.

Cumhurbaşkanımızın Amerika basınında yayınlanan bazı sözleri, sanırım sonradan kendisini de üzmüş olmalı. Bunlardan bir tanesi, “Çavuşesku değilim” reddiyesidir. Ne münasebet? Biri, demokratik Türkiye’nin Cumhurbaşkanı, öbürü, kendisi ve hanedanı ile birlikte tek ve zalim bir diktatör!

Konuşmayı severdi

Sayın Turgut Özal’ı, Başbakanken, bayram filan değilken birdenbire patlayan donanma fişeği gibi ani espri ve çıkışlarıyla tanırdık. Buna alışmıştık da. Bir gün din konusunda parlamıştı: “Allah zenginleri daha çok sever.” Tabii çok yanlıştı bu. Peygamberimizin, “Yoksulum, bununla öğünürüm” diyerek, gerçeği açıkladığını biliyoruz. Yeryüzüne cıbıl cıbıl teşrif edip, öte dünyaya yine cıbıldak gideceğimiz, Sayın Özal’ca düşünülmemişti herhalde.

Başbakanken sıraladığı söz balonlarındaki en büyük eksik danışmanlarına danışılmadan patlatılmış olmasıdır. Sayın Başbakan’ın bazı boşluklarını, danışmanların önceden önleyememesinden kaynaklanıyordu bu!

Cumhurbaşkanı olunca

Görevinin önem ve niteliğini de anımsayan Turgut Özal, bir süredir ağırdı, durgundu, bu tür konuşmalardan uzaktı. Biz, yine ısrarlıyız. Kimsenin konuşmasına karışılamaz ki! Ama, eğer bu sözler Cumhurbaşkanlığı makamından geliyorsa, “Önce danışmanların süzgecinden geçse daha iyi olmaz mı?” deriz.

Söz gelimi, geçen hafta içinde, öteki dost sanatçılar gibi ben de çağrılıydım Köşk’teki kabul resmine. Gidemedim. Çünkü 73 yaşın verdiği güçsüzlük, uçağa binmemi gerektiriyordu, bilet gönderilmemişti, otel ayrılmamıştı. Bir de smokin koşulu istenmez mi?

Sayın Turgut Özal’ın yaşamı, Başbakanlığı sırasında, parti kurmadan önceki dönemde, hep işverenler, para kodamanları, sırtı kalın ve cüzdanı şişkinlerle dolmuştu. Gezilerinden bir tekinde bile, kalıcı eser oluşturacak tarihçi, edebiyatçı, sanatçı ve araştırmacı almış değildi ki yanına! 

Ne olacaktı? Bir sanat danışmanı devreye girecekti. Diyecekti ki: “Sayın Cumhurbaşkanım, selefiniz de bu çağrıyı yaptı ama, yolluklarını, otellerini sağladı. Bizim sanatçılarımızın çoğunun cebi delik. Bir de onlardan smokin beklemek…”

Bir sanat danışmanı yazık ki yoktu.

Azeriler

Sayın Cumhurbaşkanımız, Amerika’da bir görüş daha patlattı: “Azerbaycanlılar, bizden çok İran’a yakındır. Onlar Şii, biz Sünniyiz.”

Yanında bir tarih danışmanı olsaydı, şöyle demez miydi:

“Sayın Cumhurbaşkanım, biz Anadolu Türkleriyle, Azeri Türkleri, Oğuz çocuklarıyız, soydaşız, kardeşiz. 1917 Bolşevik İhtilali sırasında Azerilerin verdiği milliyet kavgasını unuttunuz mu?”

“Çırpınaydın Karadeniz
Bakıp Türk’ün bayrağına
Ah, bir kere kavuşsaydım
Düşebilsem ayağına.”

“Böyle konuşursanız, Azeriler yıkılır. Biz, bugün, Hıristiyan, Ermeni, Rum ve Musevi Türk vatandaşlarımızla kuzu kuzu sevişirken, Azerileri, peygamber soyunun sevgili evladı Hz. Ali ve onun soyuna bağlıdırlar diye, kalbimizden nasıl atabiliriz?” “Biz Sünniyiz” buyurdunuz. “Osmanlı devleti Sünni idi ama, peygamber soyuna bağlı Yeniçeri Bektaşileri de Şiadan değil miydi? Hele, dirayetli, genç Kültür Bakanınızın Hacı Bektaş senaryosunu yazdırttığını, bu yüce velinin çevresinde ulusal birliği pekiştirdiği bir sırada Sünni-Şii konusunu karıştırmasak daha iyi olmaz mı?”

Sayın Cumhurbaşkanımıza kimsenin sus demeye hakkı yok. Ne ki bu konuşmalardan zaman zaman üzüntü duymamak da olası değil. Dil, dudak, soluk borusu, ses tellerinden oluşan konuşma cihazını engelleme gücümüz de yok zâti. Ama büyük bir danışman kadrosu ile ivedi olarak Köşk’ü donatması gerekiyor. Bu telkini, kendisine hiçbir ANAP yöneticisi milletvekilleri ve grup başkanvekilleri söylemiyorsa, günah Sayın Özal’ın değil ki.

Ben uyardığımda…

Evet, İzmir Milletvekili olarak şu meşhur Bodrum olayından sonra karşılıklı bir saat konuştuğumuz gün, Sayın Turgut Özal’ın dinlemeye ve uyarıya açık olduğunu gördüm. Kızı Zeynep’i asla bağışlamayacağını söyleyen o günkü Başbakan’ı, evlenen kızını bağışlamamasında büyük bir günah olduğunu anlatarak etkiledim ve barıştırdım. Fukaralık fonu önemini de kabullenmiş, ertesi günü televizyonda duyurmuştu. Başbakanlar da, cumhurbaşkanları da insandırlar. Konuşurken yanıltıya saplanabilirler. Onlara pot kırdırtacak kapıları sıkıca kapatmak iyi niyetli ama, Allah’tan başka kimseden korkmayan, danışmanlara düşer. Önce Türk milletinin, daha sonra Sayın Özal’ın iyiliğini isteyen danışmanlara.

Uyarın yoksa, bütün eksiği uyanmayana yükleyemeyiz.

Hepimizi bir gaflet uykusudur sarmış. Herkes kendi yerini sağlamlama çabasında. Herkesin gözü, gerçekleri göremeyecek kadar baygınımsı bir gevşeklik içinde. Şair, haklı değil mi?

“Gider hâb’ı tegafül didelerden, dûr olur birgün
Bu meclis böyle kalmaz, mestler mahrûr olur birgün.”
(*)

(*) Gözlerden bu gaflet uykusu dağılır bir gün
Bu meclis böyle kalmaz, sarhoş olanlar ayılır bir gün.


Şardağ, R. (21 Ocak 1990). Sayın Özal’a Danışman. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın