
Şu bir hafta içinde, gözlerimizin önünden akıp giden olayları düşününce, Namık Kemal‘in oğlu Ali Ekrem Bey‘e verdiği fotoğrafına yazmış olduğu dörtlüğü anımsamamak olası mı?
Anap iktidarına yapılan eleştirilerden biraz sıyrılıp devlet katlarının yücelerinde görev almış bürokrat aydınlarımıza dönemez miyiz? Sözgelimi Tekel Genel Müdürü devlet müdürüdür. İşbaşına geldiği günden beri, “halka sattıklarına zam yap” emrini kuzu yumuşaklığı içinde uygulamıştır. Bu sefer de ANAP’ın siyasi sözcüsü gibi konuşuyor.
– “Zam yapmasaydık enflasyon yükselirdi.”
Atina’nın, hayali ihracattan kendisini sorgulamayacağını anlayan Turan Çevik, oradan bağırmıştır:
“Bir konuşursam hükümet düşer.”
Hani, ihbar müessesesini yürütmek için onur sözü vermiş olan sevgili savcılar ortaya çıkıp da, “Konuş be Allah’ın şeyi, konuş!” diyemiyor. Okumamış, az okumuş milyonlarca halk topluluğu karşısında niçin susuyor? Bunun nedenini, Namık Kemal‘in reçetesinde göreceğiz. Bu ihracat yolsuzu, elleri ceplerinde, mahkemede afi kesiyor. Neden sayın yargıç, bu küstahlığı sineye çekiyor da mübaşir ve polis marifetiyle bu saygısızı hazırola getiremiyor?
İzmir’de bir mahkemede tanıktım. Sonradan Yargıtay Başkanlığı’na da yükselen, o mahkemenin yargıcı, soyadımı “Şardar” yazdırınca, edepli bir dille “Şardağ olacak efendim” dedim. Ama hâkim bey, “Beis yok efendim, burası nüfus dairesi değil” diye bağırıverdi. “Sayın yargıcım, adımızdan başka bir şeyimiz yok. İzin verin de ona olsun, doğru dürüst sahip olalım” deyince de “Mahkemenin heybetini bozuyorsun. Seni tevkif ettiririm” diye kükremişti. Üzülsem bile doğrusu, biraz da böyle yargıçlar bekliyordum. Turan Çevik‘in yargıcı neden zayıf davranmıştır? Bunun reçetesi de Namık Kemal‘de.
DALAN VE ZAVALLI FELSEFE
Evren Paşa destekli, Başbakan Özal takviyeli olarak İstanbul Belediyesi’nde, günahları kadar hizmetler de vermiş olan Sayın Dalan, yerel seçimlerde on ikiye beş kala, birden bire, “Düne kadar ANAP’lıydım, bugünden tezi yok, ANAP’sızım” deyiverdi. Bu da bir aydınımız. İzmir’de il başkanlığı için atadığı kişiden söz ederken, “Partimizin felsefesini temsil edecek niteliktedir” deyivermez mi? Ortada parti yok, adı yok, amblemi yok, görünüşü yok… Yok ama felsefesi varmış, zavallı felsefe, nerelere kadar düştün! Neden partisi içinde, bir kez bile dudaklarını kıpırdatmadı da ANAP gemisi kayma eğilimindeyken horozlanıyor? Bunun da reçetesi Namık Kemal’de…
MESUT YILMAZ İSİTFA ETMİŞ DE…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde İran’a yönelik belgeleri sunduğumuzda, Humeyni rejimini savunan kendisiydi. Yunanlılara, Bulgarlara, Suriyelilere, dost görünümlü çirkin Amerikalılara, karşı ulusal onurumuzun zedelendiği günlerde suspus olan, bugün bile, genel başkanlığa soyunmasının gereği olarak hâlâ imalarla konuşan, daha doğrusu konuşmamaya çalışan Sayın Mesut Yılmaz‘ı bu kadar çocuk kahraman yapabilir misiniz? Şirazesinden çıkmış bir Dışişleri Bakanımız Çavuşesku‘ya karşı ihtilalin başladığı gün, zalimi öven bir konuşma yapmıştı. Davos kepazeliğinde susuyor. Lozan Antlaşması art arda çiğneniyor. Sayın Yılmaz yine bakanlığını koruyor. adalar silahlanıyor. Sayın Yılmaz, yine bakanlığını soruyor.
İNSİYATİF ONDA DEĞİL Kİ
İyi ama efendim, o zamanlar bir istifa müessesesinin varlığından haberli değil miydik? Nedir, aydınları hiç de yüceltmeyen bu zaafların nedeni? Bunun reçetesi de Namık Kemal‘de.
ANAP gemisi alabora! Gelin görün ki çok sevdiğim, gerçekten atandığı işin layığı da olan Ali Bozer gücenmesin, ANAP’lı milletvekilleri, bu çöküntü anında bile “Sayın Yıldırım Akbulut gitse de falan gelse de… Şu bakanlığa ben atlasam da… Aman şu köşeyi ben yakalasam da…” uğraşları içindeler.
Beri yanda okumuş evlatlarının karakterlerine güvenmek isteyen halkımız, olayları ibretle, 1992 yılına bir an önce ulaşmanın hıncı içinde seyrediyor…
Namık Kemal, oğlu Ali Ekrem Bey‘e sunduğu dörtlüğüne şu dize ile girer:
“Namus ile irfanı yetişmez mi mükâfât.”
Büyük ozan, aydınların sahip olduğu irfana, yani bilgi ve kültüre neden bir de “namus” eklemeyi gerekli görmüştür?
Devlette, hükümette, iktidar ve muhalefet partilerinde görev alan bir yıldızlı aydınlarımız, ülkemizin kurtuluşunu, ne zamana kadar üç günlük bilmem nesi neli, makamlara yapışmakta arayacaklar? Ve vicdanlarının kapılarını aralayarak sormayacaklar mı?
“Millet hizmetinde, beni aydınlığa yücelten irfana bir de namus ekleyebildim mi? Tek yıldızımı üç yıldıza çıkarmanın yolunu büyük Kemal‘in reçetesinde bulabildim mi?”
Şardağ, R. (25 Şubat 1990). Namık Kemal’in Reçetesi. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

