
ANAP cephesi, sağından solundan kopmalar, kendi çocukları eliyle kopartılmalar karşısında… Yanıltı ve dırıltıların yakınları her gün gazetelerin en çarpıcı haberleri arasında. İş işten geçtikten sonra ANAP’ı topa tutan, ya da gizliden oynayan vefasızlar mangası kol kol saldırılar halinde. Bazı bakanlar görüyorum ki bir zamanların görkemli, şimdilerde ise tükenik ANAP gemisinden hâlâ kişisel ışıklarını yakabiliyor ve ülkede daha çok kendileri adına güzel izlenimler verip duruyor. Kültür Bakanı ile Milli Eğitim Bakanı bunlar arasında. Bugünlerde Milli Eğitim, büyük bir sarsıntı içinde, ama bu, olumsuzluk sarsıntısı değil.
Şu anda Ankara’dayım. Eski eğitimci Avni Akyol, her dereceli okullarımızda öğretilen edebiyat, tarih, felsefe, matematik gibi derslerin yeniden yapılanması, öğrencinin kişiliğine döndürülmesi, çağ dışı kalmış program ve yöntemlerden arınması çabası içinde. Ben de bu uğraşlar arasında, başkanlığını yaptığım Türk Dili ve Edebiyatı bölümünün içindeyim; görüş açıları geniş arkadaşlarımla çalışıyorum. Öteki komisyonlardan ayrımlıyız biz. Güzel Türkçemiz, gerçek şiir ve ozanlar, çalışmalarımızın baş tacı.
Dilimizin başta TRT ve Devlet Tiyatroları olmak üzere ağızca, söyleyişçe her Allah’ın günü hırpalandığını, -bağışlayın yestehlendiğini*- görüp durduğumuz bir dönemdeyiz. Çalışmalarımızın bu sıralarda ve bu doğrultularda yoğunlaşması önem taşıyor.
YA ŞİİR
İşte edebiyatın her bölümü içerik alan bu komisyonda, şiire girmeden önce bir tanımlamaya girilmesin mi? Her bilim dalının, ruhunu süzen bir öz tanımlaması var da şiirin yok. “Şiir budur” diye kesin bir yargıya varmanın kolay olmadığı da ortada. “Şiir ne değildir”, bunu hepimiz biliyoruz. Komisyonda, ürünü yurt dışına kadar taşmış çağdaş ozan ve yazarlarımızdan faydalanarak güzele yaklaşacağız.
DİVAN ŞİİRİ
Beş yüz yılı dolduran bir gerçektir bu şiir. Ama onu, Osmanlıca tamlamalarla, aruz kalıplarına ve tıkış tıkış edebi sanatların ezberletilmesine dayandıramayız. Her yüzyılda yaşamış divan ozanlarımızın; acısına katlanılır, hatta talip olunur bir kalp acısı içinde yapmacıklaşan yüzlerce örneğinden uzak kalacağız. Ne ki böylesine yalana dayalı bir aşkın şairlerinden öylesine sahici imiş gibi yaratılan, kıvamı zor bulunur şiirlere de gözümüzü kapamayacağız.
ÇAĞDAŞ ŞİİRİMİZ
Bunca esin kaynağı içinde yazılmış sayısız şiirlerin elbette büyük bir bölümü elekten geçecek. Ama gerçek ozanlarımızın tüm ışıltılı şiirlerinden de faydalanmaya çalışacağız. Gösteri’de, hâlâ Varlık’ta ve sevgili Şemsi Belli’nin çıkardığı baştan başa şiire dayalı o güzelim dergide nice örnekler gülümseyip duruyor.
Şiirsiz bir toplum ve dünya tasarlayamam. Büyük sanatçı Prof. Dinçer Erimer şöyle demişti: “Nakışları ruhumu tutuşturan öyle mezar taşları gördüm ki bunlar şiirdi; koynuma alıp yatasım geldi” Victor Hugo’nun , Işıklar ve Gölgeler’indeki bir cümleyi İstanbul Muallim Mektebi’nde bir gece, ruhuma sarınarak şiirce bulmuş ve tatmıştım: “Bu doğa, Tanrı’nın bu altın meyveleri, yoksullar yaşarken tadılamaz.”
Bu da şiir işte. Tümceyi on başka türde söylediğiniz zaman şiir olmaz da bu yapısı içinde şiirin doğduğunu görüyorsunuz.
Dostum Avni Akyol, bu uzmanlık konusu komisyonlarla, çok şeyleri yeni ve gerçek giysilerine kavuşturacak.
Sanırım, Türk Dili ve Edebiyatı çalışmalarının sonunda gerçek şiirimizle onların ustaları pırıl pırıl ortada uçuşacak. Elbette ozanlarının siyasal rengine, sanat anlayışlarındaki eğilimlerine, sağ ve sol diye yaftalanmalarına bakılmadan…
*yestehlemek: Halk ağzı, büyük abdest etmek.
Şardağ, R. (4 Mart 1990). ANAP’ta Avni Akyol ve Şiir. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

