
Ne insanlığı, ne Ermeniliği kalmış bir avuç terörist Ermeniyle, Türk kardeşlerimiz olan Türkiyeli Ermenileri ayırmada,
RÜŞTÜ ŞARDAĞ
anlaşılan “mek” parmak ilerleyememişiz.
Bir ANAP’lı, “Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Selçuk’un annesi Ermeni’dir” diye tutturmuş. Akbulut, gitsin istiyor, Özal da kalsın diyormuş. Konu geçen hafta epeyce toz kaldırdı.
Ermeni deyince iki şeyi birbirinden ayıramıyoruz. Türkiye’nin Güneydoğusu’ndaki terörizmin için kadar sızmış, Amerika’dan arka bulan, Avrupa’dan dayılar, amcalar edinen, dişleri sivri bir Ermeni topluluğu var; bunu hep biliyoruz, biliyoruz da bu konuyu işlerken toprağımızı bizler gibi vatan toprağı bilmiş İstanbul’da en az 500 yıldır sarmaş dolaş olduğumuz Ermeni asıllı Türk kardeşlerimizi düşünmüyor, istemeden de olsa, onlara dokundurular yapmaktan kendimizi sıyıramıyoruz.
Dışarıdaki Ermeniler
Ermenileri asıl vatanlarından kovan, hatta kendilerine sığınan Ermeni kralını öldürten Bizans Rumlarıdır. Gelin görün ki bugün, Bizans’ın mirasçısıyız diyen Yunanların bu Ermeniler, Türklere karşı birlikte cinayet tezgâhlıyorlar; şaşmaz mısınız?
“Arşivler açık.” Bu söz, Dışişleri’nden ve hükümetten geliyor. Bu nasıl bir hükümet ve Dışişleri’dir ki “Arşivlerimiz açık; gelip tarihi incelesinler” diyor da kendi uzmanlarına, on yıldan beri bu arşivlerden oluşmuş bir eseri hazırlattıramıyor ve dünyaya yayamıyor? Türkiye dışındaki bu Ermeniler, ne “abus” [yüzsüz] kimseler ki Amerika Devlet Başkanı Bush’un eteklerine yapışarak yalan makinesini işletiyorlar.
Bu topraklada kurulan Selçuk ve onun izleyicisi Osmanlı Türk İmparatorluğu’nun, yalnız Türklerin değil, Ermeni, Rum, Musevî ve daha başka soylardan kopup gelmiş olanların da vatanı olduğunu dünyaya anlatmada hâlâ zorluk çekiyoruz. Nasıl bir Dışişleri’dir ki tatlı bir mahmurluk içinde içi geçiyor geçiyor da tam Ermeni tasarı güm diye beyninde patlayacağı anda, birden gözlerini açıp silkiniyor ve “No” diye bağırıyor.
Bana, 1980’den bu yana, bir Dışişleri Bakanı ve bir Dışişleri örgütü gösterebilir misiniz, elinde, yeniden yazdırılmış ve Türk’ün, insanlığı bayrak yapmış tarihini avrupalıların gözüne soksun ve Amerikalıların burnuna dayayarak “İşte Türk bu” diyebilmiş olsun?
“Gerçekleri Amerika’nın ve dünyanın gözüne soksanız ne yazar, nasıl olsa uyanmayacaklar ki” avuntusuna yapışmak, “Hariciye”deki kocaman tembelliği örtemez ki!” Dışişlerimiz, eteğine ağaçtan dut düşmesi için rüzgâr bekler gibi, yabancıları arşivlerine bekleyeceği yerde kendisi atılıma geçemez mi? Amerika’da yuvalanan, gözleri bağlı Ermeni destekçilerine kendi hazırlattığı eserleriyle seslenemez mi ve şöyle diyemez mi:
“Görüyorsunuz işte; Osmanlı Türkleri döneminde, ayrı kandan, ayrı soydan, ayrı dinden gelmiş nice insan var ki bu devleti yönetmiştir. I. Süleyman zamanında Hadım Süleyman Paşa, Hristiyanlardan devşirmeydi. I. Ahmet zamanında başbakanlığa çıkarılan Dilaver Paşa Hırvat’tı. I. Ahmet zamanının başbakanlarından Halil Paşa Ermeni’ydi. IV. Mehmet döneminde Şâmizade Ahmet Efendi Türk Başbakanıydı. I. Süleyman döneminde Frenk İbrahim Paşa İtalyan, yine Başbakanlık yapan Semiz Ali Paşa Dalmaçyalıydı. Kanijeli Siyavuş Paşa Hırvat, üç kez sadrazam olan Hersekzade Fatih döneminin başbakanlarındandı. I. Selim döneminde hamam dellallığından başbakanlığa yükselen Mustafa Paşa Rum’du. İstanbul’un fethinden sonra gelip geçmiş sadrazamlardan sadece iki Türk asıllıydı.” Bunlar hemen aklımıza gelenler… Özellikle imparatorluğun son dönemlerine doğru en büyük görevlere Ermeniler getirilmiştir. Daha bir yüzyıl önce Ermeni asıllı Gregoryen Artin Davut Paşa Hariciye Nezareti müsteşarıydı. O yıllarda, aynı zamanda değerli bir yazar da olan Ermeni Yorgaki Efendi, Osmanlı-Türk devletinde adliye müsteşarlığı yapmıştır.
Bizim Ermeni kardeşlerimiz…
Ermeni konusunda yazar ve laf ederken dilimizin ve kalemimizin ucu Türk-Ermeni kardeşlerimizi incitmemeli. Onlarla bu topraklarda beş yüz yılı kardeş kardeş paylaştık. Dirilerimiz, ölülerimiz kaynaştı. Birlikte aynı çiçekleri kokladık, aynı yemekleri yedik, aynı anıları kalbimize gömdük. Hele hele aynı şarkıları, aynı besteleri birlikte besteledik, birlikte duygulandık. Dışarıdaki teröristler bizi öldürmeye kalktıklarında, içerideki Ermeni kardeşlerimiz bundan, Türkler kadar acı duydular.
Kalustyan Efendi’yi anımsayalım
Geçenlerde kaybettiğimiz Türk dostu Ermeni patriği Şnork Kalustyan Efendi, dostum doktor Aram Fındık’ın da hazır bulunduğu bir gün, duygu dolu bir atılımla, “Sayın Şardağ” demişti. “Biz Türküz. Her Ermeni saldırısında isyan ettim. Benim dinimden olan acımasız Ermenilerle, benim milletimden olan Türkler arasında kahroldum. Biz bu toprakların hep birlikte sadık çocuklarıyız. Ne dinimiz, ne Türklüğümüz bu cinayetleri bize onaylatamaz.”
Bir ANAP’lı kalkmış…
Kalkmış da “Efendim, Başbakanlık Müsteşarı Ahmet Selçuk’un annesi Ermeni asıllıymış” demiş. Sayın müsteşar da Millî Savunma’dan künyesini istemiş. Durup dururken ve aramızda yüzyılların sevgi bağları, bizi sarmaş dolaş birbirimize başlamışken Türkiyeli Ermeni kardeşlerimizi incitmeye hakkımız var mı?
Şimdi, mezarında kemikleri sızlayan Nikoğos Ağa’yı anımsıyorum. Kürdilihicazkâr makamında bestelediği o şaheser şarkısını, giriş “Offf”larıyla birlikte, hüzünle mırıldanıyorum. Böylesine Türk ve millî musikimizin başyapıtı, altın bir şarkıyı, tarihe kazımış olan Nikoğos Ağa, ya mezarından sormaya kalksa, o ANAP’lı kardeşimize:
“Türk’ün ruhuna, hangimiz daha sıcak bir yaraşırlık içindeyiz acaba?”
Ne insanlığı, ne Ermeniliği kalmış bir avuç terörist Ermeni’yle, Türk kardeşlerimiz olan Türkiyeli Ermenileri ayırmada, anlaşılan “mek” [Ermenice, 1] parmak ilerleyememişiz.
Şardağ, R. (1 Nisan 1990). Ermeni Deyince Dikkat. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

