
Dayak eğitimi pisletiyor. İnsanlığı çürütüyor. Onu hiçbir gerekçeye dayayamazsınız. En doğal hakkını alabilme amacına dayalı olsa da dayağa başvuru, insanı küçülmekten kurtaramaz.
Basın sütunlarına, sık sık dayak yiyen kadınların feryatları sinmiş. Başta Cahit Külebi olmak üzere birçok şairimiz, ağlatılan bu kadınlar için, ağlayan şiirler yazdı. Okullarımızda, ilkinden lisesine kadar dayak yiyen çocuklarımızın fotoğraflarıyla yıkılıyoruz. Arada bir de görüşünü kadın olan bir yaratık, “Doğrusu dayak, sevilen kadının hiç de sızlanmaması gereken bir cilve yolu” diyebiliyor. Bu gibilere “oh oh, afiyet, bal olsun” bile diyemiyor, hüzünleniyoruz.
İLKEL ÇAĞLARDAN BERİ
Evet, yüzyıllar boyu dayak, bütün dünyada özellikle Doğu bölgelerinde çok yaygındı. Kuvvetlinin zayıfa çullanması, insanlığın şanından olmadığı halde erkeğin eli, kadından, dayak bakımından uzak kalmış, güçlünün güçsüzü dövmesi olağan sayılmış. Batı’nın, iki yüzyıl önce yasalarından, geleneklerinden kovduğu bu çirkinliğin, bizde hâlâ çakal dişleriyle sırıtması vicdanları hırpalıyor.
ESKİLERDE
Evet, o zamanlar dayakta şehvet tadı mı buluyorduk; nice yüzyıl, güçlüler, güçsüzleri dövdü durdu.
1705’te Avcı Mehmet, Yanbolu’da, en sevdiği kethüdasına biraz öfkelenince bin değnek attırır. 16. yüzyıldayız. Enderûn-ı Hümâyûn ağaları sandaldalar. Küreği kapan bir tutsak, karanlıkta kaçınca IV. Mehmet, bostancıbaşıya, dikkatsizliği için beş yüz değnek vurdurur.
Yeniçerilerin azgın döneminde, geceleyin kol gezen Ases subaylarının ellerine düşenler yandı: Sille, tokat! Osmanlı Divan-ı Hümâyûnu’nda, sadrazamın emriyle insanlar dövülürdü.
HAKLI DA OLSALAR
Mallarını aşırı kârla satan esnafa, çarşıda devlet sopası atılır, büyük suçlular, akşam namazından sonra “aşkola yoldaşım” denilerek karnı üstüne yatırıldı. İki yeniçeri askeri baş ve ayaklarına oturur, orta (yeniçeri taburu) vekilharcı, elinde yanmış bir mumla gelir, oynak yerlerine değil, kıçına vururdu.
DAYAĞIN KALLÂVİSİ
II. Sultan Hamid döneminde dayak, en azgın dönemindedir. İşkence ve tokadın türlüsü var. Hafifi, aşırtmacası, okkalısı ve kallâvisi var. İmtiyazlı hafiyeler, sokakta, işlerine geleni laf olsun diye, ucu kurşunlu bastonla döverlerdi. İstibdatın zalim Fehim Paşası’ndaki kurşunlu lobud, yetmiş yıl önceye kadar Bursa İdadisi’nde saklanıyordu. Beşiktaş muhafızı zalim Hasan Paşa, Ali Suâvi’yi öldürürken kullandığı sopa için Mehdi adını takmıştır.
YA TELEVİZYONDAKİLER
Değerli programcı ve TRT’ci Uğur Dündar suçlamıyor, hafif ve tatlı çimdikler atıyor, eşlerini döven kocalara. Soruyor: “Bugün de döver misiniz? Pişman değil misiniz?” Adamlar, guruldayan midelerinin ezdiği vicdanlarından yana rahat, “Evet, bugün de döveriz” diyorlar. Hodri Meydan vicdanları olan evli kadın ve erkekleri, dayak yiyen mazlum kadınların yanına getirirken değerli programcı, bir deprem patlatıyor, ama kendisi kıyıda, olayların dışında gibi… Ne ki, kalpleri buğu gibi deliyor.
YA ÖĞRENCİLER
İlkokulda çocuk dövme cinayeti ortada ve lisede dayak, öğretmenin becerisindeki üç sıfırı ortaya koyar. Kırk yıllık lise ve üniversite hocalığım sırasında, beni hâlâ utandıran bir tek olay dışında, hiçbir öğrencime tokat atmamış, bir gün bağırmamışım. Öğrenci öğretmeni tartar. Bilgisi, anlatma gücü, aşıladığı sevgi kantarda ağır mı basıyor, zati sınıfa sevgi ile hâkim olmuştur.
Bundan kırk yıl önce İzmir’de, kız erkek karışımı bir kolejin son sınıfında edebiyat okutuyorum. Üç aylık süre içinde sınıfın havasını alt üst eden bir öğrencimi doğrultamayınca çağırdım, bir tokat attım. Not defterimi çıkarıp “Geç tahtaya!” diye haykırdım, özellikle kolay olan üç soru sordum. Doğru yanıtlayınca sınıfı sarsan bir sesle “Otur yerine, hayvan!” dedim. O bunu, hak etmiş gibi yürürken, hemen ekledim:
“On aldın!” Çocuk yerine oturdu. Bütün sene başı önünde saygılı kaldı. Ama ben yıkılmıştım. Bir gün İstanbul’da tiyatromuzun ünlü bir adı olan bir öğrencime rastgeldim. Beraber Çiçek Pazarı’nda buluştuk. Sordum:
“Ben sizin okuldan birisine tokat atmıştım. Ama…” sözümü kesti.
“Bendim o tokadı yiyen, hocam! Verin o mübarek elinizi öpeyim. Sizden gördüğüm adaleti babamdan görmedim.”
Gözlerim yaşarmıştı. “Sağ elim suçlu yavrum veremem. O sana tokat atan elimdir.” Birlikte birbirimizi öptük. Rahatlamıştım.
Sevgili Milli Eğitim Bakanımız, siz dayağı onaylamayacak kadar ince duygulu, sevecenlik dolu bir eğitimcisiniz. Allahaşkına bu işin üstüne eğilin!
Şardağ, R. (15 Nisan 1990). Dayak üstüne. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

