Beş yüzyıl sonra Sinan…

Kayseri’nin, sonradan kendi adıyla değiştirilmiş Cirlavık köyünden bir çocuk. Eli içten marifetten yana cıvıl cıvıl. Zekâsı ateş. Kümes yapıyor, kulübe çatıyor, akarsu için yollar düzenliyor.

1930 yılında torununun torununun mezarı bulunuyor, Sinan’ın. Osmanlı devletinde yetenekler hemen üste çıkar, korunur. Sinan derhal İstanbul’a getirilir. Yeniçeri Ocağı’nda saat onaran zemberekçi ağadır. Daha sonra yapı ustası, en sonunda da her şeyin üstesinden gelecek bir yetenek: Ser Mimârân-ı Hâssa.

BÜTÜN SANATÇILAR GİBİ

Mimar Sinan
(1489-1588)

Osmanlı padişahları, kültür ve sanat yeteneklerini, hep el üstü taşıdı. Ayağının tozu ile ve bağlaması ile Erzurum’dan İstanbul’a gelen şair Nef’i nasıl da yetenekleri koruyan bir ortamda, divan edebiyatının en büyük şairlerinden biri oldu. Mimar Sinan, Yavuzla beraber Mercidabık ve Rıdâniyye savaşlarına katılır. Sinan’ın gözü gibi, gönül kapısı da bütün sanatlara, her değişik mimariye açıktır. Firavunların ehramları, Arap geometrik mimarlığı ruhunda yakamozlar yaratır. Sekban sınıfına katılan Sinan, Kanûni’nin sevgi kanatları içinde Mohaç, Budin seferlerine de katılmıştır. Macaristan’ın görkemli ve dep değişik mimarlığı… Sinan’ın gönül dünyasında o da yeni ve ışıklı bir konuk. Devrilen tahtlar, Osmanlı ordularının gölge düşmemiş zaferleri.

Bunlar, yepyeni bir Mimar Sinan için çeşnidir, mayadır, vesiledir.

Van kuşatılmasında, İranlıların göl karşısındaki durumları nedir? Zafer, bunu bilmekle olasılaşacak. Her yerde Sinan, burada da Sinan. Üç kadırga, toplarla yüklü olarak gölün karşı kıyısına gidip haber getirir ve zafer sağlanır.

Korfu’da Sinan, Venedik kıyılarında zafer bayrakları altında Sinan, Kanûni’nin Buğdan savaşında da beceriden beceriye koşan Sinan.

Perut suyundan geçmek için köprü gerek; yapar. Yanına koruyucu kule gerek, yapmaz.

-“ Neden yapmazsın kuleyi bire koca Sinan.”
-“Geri dönmeziz ki vezir-i âzamım.”

ZEYBEK’TEKİ SEVDA

Namık Kemal Zeybek
(d.1944)

Genç Kültür Bakanı’nın ruhunu saran bir sevgi rüzgârı, 500. yıl dönümünde Sinan’ı kucakladı. En büyük eseri Selimiye Camii’nin koynuna, görkemli bir Sinan heykeli kondurdu Zeybek. Mimar Sinan’la ilgili yayınlar, Mimar Sinan senaryosu, Mimar Sinan sempozyumu.

Bakanların birbirleriyle anlaşmazlığa düştüğü bir hükümette bizim Kültür Bakanı’mız yalnız beceri sunuyor, iş üretip, uğraşım veriyor, sevgi derliyor. Örgütüne hâkim acar bir müsteşarı, Bakanlığın gözbebeği bir Güzel Sanatlar Genel Müdürü, Namık Kemal Zeybek’in en güçlü yanı onlar. Edirne’de de heykel açılırken halk, kollarıyla onu kucaklamak isteyerek “Sinan, hey koca Sinan” diye atıldı.

HER YERDE SİNAN

Estergon’da Kızılırmak Camii’ne gidin: Mihrap ve mimber, Sinan diye tanıklık ediyor.

Yavuz ve Kanuni dönemleri Sinan’la övünüyor. Beş yıllık bir çaba sonunda, Şehzade camiini gül gibi diken koca Mimar için artık Osmanlı İmparatorluğu’nun sanat dilekleri, art arda açılan Sinan kapısından girer. Camiler, medreseler, türbeler, imparatorluğun her köşesinde “Türk” diye haykırıyor. İstanbul, tarihin görmediği bir susuzluk içinde bunalıyor. Selaniki tarihinin 3. Sayfasında, günümüz Türkçesiyle tarihçiyi dinleyiniz:

“İmparatorluk halkı bunalım ve şaşkınlık içindeydiler. Üstelik yazın en sıcak zamanı da olduğundan at üstündeki bir güğümlük suya 15 akçe vermeye halk hazırdı”. İstanbul’un su kemerleri ve yolları böyle oluştu, Sinan’ın eliyle.

SÜLEYMANİYE

Süleymaniye, görkemli okulu ile kitaplığı ile doğum evi ile bir büyük külliyedir. Sinan, Bizans’ın ölü sanatını diriltmedi. Asyalı ve Selçuklu çizgisiyle yetinmedi. Dünya mimarlığından emdikleri, ruhunda dalgalar yayan ve tatlar oluşturan bir çeşni gibi kaldı. Bütün bunları, ayrımları mimarileri, esinleniş kaynağı saydı. Allah’a uzanan kubbelerle Rumeli’yi Balkan’ları Anadolu’yu ve İstanbul’u süsledi.

ON’SUZ İSTANBUL

Yoksul, uçuk, dumanlı ve tadından çok şey kaybetmiş gibidir.

İstanbul’da Süleymaniye ve öteki sayısız Sinan damgalı kubbeler, türbeler, çeşmeler olmasam bu aziz kentin silueti böylesine görkemli, şiir bezenişli kalabilir miydi? Bal şerbeti gibi gönüllere akar mıydı? İstanbul? Bakın şu alçak gönüllüye ki, hiçbir eserine adını yazmak gereğini bile duymadı. Tıpkı Fuzûli’ nin kendisine gereksiz anlamına gelen bu sözü yakıştırması gibi.

Sinan bir tek ve küçücük arzusunu belirtmişti: Süleymaniye’nin kıyıcığına, övgüsüz, namsız gömülüvermek. Biraz daha, O’na biraz daha yakın olabilmek, O’nunla biraz daha kucaklaşabilmek için.

Dâhiye, böylesine sevgi kollarını açan Zeybek’in eline, gönlümü bırakıyorum.


Şardağ, R. (22 Nisan 1990). Beş Yüzyıl Sonra Sinan. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın