Sinema Kurultayı’nda şak şak

İstanbul’da çok sevdiğim Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek sinema kurultayı topladı. Milli Eğitim’in daha önceki çağrısı ile Ankara’ya gittiğimden oraya yetişemedim. Üzüntümü telle, Sayın Bakan’a bildirdim.

Ne kadar ilgi topladı? Bilmiyorum, ama sinema ve bizde sinemacılık hakkındaki görüşlerimizi duygularımızı anlatma fırsatı yarattı ve üzgülerimizi belirtmeye olanak hazırladı.

AHMET MEHMET HASAN MASAN ALİ VELİ

Sinema deyince, yapımcı ve yönetmen adlarını siz de benim gibi televizyon, film ve basından izliyor olmalısınız. Yüze yaklaşan ad! Yıllarca yüksek okullarda okuttuğum “Sanat Eleştirmeciliği” derslerinde, öğrencilerimden biri, bir gün patlayıverdi:

“Hocam, bu kadar akademik sanat bilgisine ve deneyimine dayanan sinemacılık, bizde neden bu kadar ucuz? Sözgelimi Aysel Tanju’nun çantasını taşıyarak Yeşilçam’a kapılanmış olanlar, bugün film yapımcısı ve yöneticisi!” Haklıydı; Osman Seden başta gelmek üzere, birkaç yüksek öğrenimden geçmiş, nitelikli yapımcı ve yöneticileri ayırın, bugün film yapımcısı ve yöneticisi olarak karşılaştıklarımızın çoğu orta okullardan, sanat okullarından bir diploma kapıp bu sanat hatta bilim koluna kol atmışlar.

DİKKAT EDİYORUM

Evet, dikkat ediyorum ve basınımızda yer alan haberlerden öğreniyorum: Sayın ve sevgili Zeybek’in iyi niyetine ve sanat aşkına dayanan kurultayda, Bakan’a övgü yağdıranlar, Demirel’in Turizm Bakanı Lütfü Topoğlu’yu da Ecevit’in Turizm Bakanı sevgili Altan Öymen’i de tıpkısına alkışa boğmuşlardı. Yankısı hâlâ kulaklarımda.

KÜLTÜR BAKANLIĞI’NDAN BİR İYİ NİYET JESTİ

Filmciye, yapımcıya 18 milyarlık destek. Peki ama hangi üstün nitelikli filmci ve yapımcıya?

Sinema bir bilimdir aynı zamanda. Sinema salonu, kamera, ışık ses, oyuncu ve oyunculuğun hiçbir sanatta bulunmayan bu kompozisyonunun üstesinden zor gelinir. İlginin, bu sanatın özü yanında teknik ve bilim düzeyine ulaşması da yetmez ki! Sinema sestir, ama konusu dışında dinlerseniz bir ucubedir sanki.

Sinema fotoğrafa, gereksinim duyar. Ne ki bu klasik görüntüleri alt üst eden bir düzensizlik düzenidir.

Sinema bir deformasyon rezaletidir. Ancak bu rezaletten insanlığı ısıtacak ölümsüzlükte eserler doğar.

GELİN GÖRÜN Kİ

Bakkal dükkânı açmak bile ilgilisinde bazı koşullar aratırken sinemacılık yapmaya, bu ülkede hemen herkes mezundur. Bir film yapımcısı, parasal hazırlık içindeyse devlet ona destek verebilir. Ama ortaya çıkan filmlerin niteliksizliğine ödül veremez ki.

Sanatçı güçlü ise gücünü ortaya koymuş, bu devletten, geçmiş yüzyıllarda destek görmüştür. İşte sevgili Zeybek bu güzel niyeti içindedir ve Kültür Bakanlığı’nın kesesini, bu niyetle açmıştır. Ya liyakat, ya yeterlilik? Hangi şair, yazdığı her şiir için devletten yardım beklemiştir? Hangi ressam genel beğeniye ulaşmamış eserleri için devleti destekçi kılmaya zorlamıştır?

Bizde ayrıcalık taşıyan film senaryolarımızın ve çekimlerinin sayısı bir elin on parmağını geçmez. Benzeri konuları işleyen filmlerimizi ekranda izlerken sonuçları, değişmeyen mimikleri ve niteliksiz sözleri, daha en başlardan kestirdiğimizi sevgili Bakanım da iyi bilir.

Araştırmacı, bir eser ortaya koyuyor. Güçlüyse, Bakanlık yayınlıyor, alsana bir ödül, bu doğrudur. Besteci, geleneksel Türk, ya da Batı tekniğinde güzel bir kompozisyon mu oluşturdu? Al sana, Kültür Bakanlığı’ından alkış ve parasal destek! Bunlar güzel şey! Benim bildiğim Kültür Bakanı, tarihimizin sanatçıya gösterdiği ilgiyi yerinde ve şanlı bir davranış olarak görüyor, haklı olarak da bu tutuma devam sağlamak istiyor. Alkışlamaz mısınız?

NE VAR Kİ

Her dönemde, alkışlayıcılık yapanlara sorunuz bakalım: 1895’ten 1918’e kadar Lumière kardeşlerin bulgusu Paris’in Capucine Bulvarı’nda nasıl bir gelişme gösterdi? 1928-1945 yılları arasındaki renkli filmin, dünyada yarattığı ihtilalin, 1927’de Hollwood’dan yayılan ve 1945 sonrasındaki sinema gelişmelerinin anlamı nedir? Robert Bresson’un “Bir Köy Papazının Anıları” adlı eseri ekranda yansıdığı gün, sahneye fırlayan, şimdi adını hatırlayamadığım bir Fransız tiyatro eleştirmeni, şöyle haykırmıştı:

“Bitti tiyatro sanatı! Bütün güzel sanatlar yandı. Çünkü bu felaket sanat, her şeyi alt üst etti!”

Tiyatro, zamanla kendini toparladı. Sinemada, yalnız benim bilebildiğim “Sinema”nın ardına takılan yirmiden çok ele, teknik bir dünya, bir bilim, sanat dünyası doğdu. Sinemanın ışık ve dekorcusundan yapımcı ve yöneticisine kadar her görevlinin cebi doldu.

Ne var ki bizde, her dönemde aynı kişiler, hâlâ “esere destek” değil, “paraya eser” rolündeler ve ellere bir şeyler konuldukça da her dönemde alkış tutuluyor.

Alkışlanan kadar, alkışlayanların da üstünleşebilme düzeyine ulaşabilecekleri günü özlemle bekliyorum.


Şardağ, R. (6 Mayıs 1990). Sinema Kurultayı’nda Şak Şak Şak. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın