Düşünceye takılan kılçıklar

Hande dosyasını, sayın yargıç henüz ilgililer huzurunda işleme almamış. Hasan Celal Güzel, mahkemenin başlayacağı güne kadar bekledi ve sustu. Ama basın, kendi haber kaynaklarına dayanarak kızımızın verdiği ikinci ifadeyi manşet yapınca Güzel de basının bazı sorularını yanıtladı.

Biz bu dava ile ilgili birkaç kılçık yakaladık, düşünceye takılan. Gazetelerimiz Şefkat’i Şevkat yapıverdiler. Neden efendim? Türkçemize Arap ve Fars kaynaklarından girmiş olan sözlerin bir bölümünü atamayız, ama doğru söylemek zorundayız da. Sözgelimi her, kes birleşimi olan herkes’i atabiliyor muyuz? Ama dosdoğrusunu niye söylemeyelim. Baba ve annesi, kızlarına Şefkat adını koymuşlar. Bu bir insan ismidir. Kişilerin adlarını değiştirmek kimin haddine? Biz bunu Şevkat yaparsak haksız duruma düşmez miyiz? Televizyon habercileri, “mezrasında” deyip duruyor. Sözcüğün sonu, eski “ayn” harfi ile biter. “Mezraında” demeniz gerek. Genç kuşaklara, bu zor geliyor olmalı ki sözcüğü çarpıtıyorlar. Ama Türkçesi “çayırlık”, “otlak” yer olarak kullanılamaz mı? Şu var ki “Şefkat” insan ismi kaldıkça değişemez. “O, ne şefkatli insandı” diyeceğimize, “o, ne sevecen bir insandı” diyebiliriz. Çünkü sevecen, dilimize çok sevimli olarak girmiş ve yerleşmiştir.

Hande davasında, önce, düşünceye batan bu kılçıktan kurtulalım! DGM yargıcının, ilk celsede Hande’nin ikinci adının doğrusuyla saptanmasını bekliyorum.

MÜSTEŞARLARA DİKKAT

Dışişleri Bakanlığı’nın Sayın Müsteşarı, Bakanına sormadan, “Hande Şefkat”i sorgulamaya alıyor, devlet sırrını dışarı sızdırdı diye. Tabii sayın yargıç, yeri gelince soracak: Bu devlet sırlarına bakan bir bölüm ve onun âmiri yok mu? Bu sırlar bir kasada kilitli miydi? Bu kadar önemli iş, bir küçük memurenin eline mi teslim edilmişti de sadece bu kızımız sorguya alındı? Dışişleri’nin sayın müsteşarı, Köşk’ten işaret almamış, kendi Bakanının haberi yok. Böylesine önemli bir konuyu, tek başına üstleniyor. Düşünceye batar bir kılçık da bu!

Bu Bakanlığımız yol geçen hanı mıdır? Daha önce de yazmıştım: Eski Dışişleri Bakanımız Sayın Yılmaz’a, aynı Dışişleri, Romanya ihtilali başladığı gün Çavuşesku’yu öldürmüşlerdi. Şimdi de sayın müsteşar Tugay Özçeri’nin emrinde teftiş kurulu varken ve Bakanına kesinlikle bilgi vermesi gerekirken ve bu devlet sırlarının gizlendiği kasanın sorumlusu yalnızca Hande’ymiş gibi onu karşısına alıyor müsteşarımız, polisle kendi arasında mekik dokuyan sorgulamalarda bulunuyor. Alın bakalım, bir kılçık daha! Çıkarın bakalım, düşüncelerinizden!

ADALET BAKANLIĞI’NDAKİ KILÇIK

Bir kılçık da yakından tanıyıp saydığımız Adalet Bakanımızın şu konuşmasıyla battı düşüncelerimize: “Adalet müsteşarı hakkında bir işlem yapamayız. Çünkü kendisi yasaların koruması altındadır.”

Olur mu efendim? Yargıçlarımızın güvenliğini tam anlamiyle güvenceye bağlatamamış olan bir Bakanlık, müsteşarını, Adalet örgütünün tepesine nasıl çıkabilir? Üstelik bu sayın müsteşar, sık sık, hükümet adına siyasi konuşmalar yapmaktadır. Bir ağır ceza mahkemesi başkanını, daha alt bir rütbeye indirtmiş, emekliliğini istemek zorunda bıraktırmıştır ve basın yolu ile de hâkime, rengi kopkoyu siyasi konuşmalarla verip veriştirmiştir.

Hande davasında, mahkeme safhası dışındayız henüz. Düşünceye batan kılçıklardan biri de bu! Yargının niteliğine girmiyoruz. Yargı konusunun dışındaki irili ufaklı kılçıklardan söz ediyoruz.

SAYIN ÜLKÜ ÇOŞKUN’A NE DİYELİM?

DGM Savcısı Ülkü Coşkun, konu henüz sayın yargıcının önüne gelmemişken bir çıkış yapıyor:

“Hasan Celal de kim oluyor?”

Kim mi oluyor, söyleyelim: gerektiğinde, sayın savcının hakkını koruyacağı, kılı kırk yararak Adaletin sırat köprüsünden geçirteceği bir sanık. “Hasan Celal kim mi oluyor?” Kendi gibi bir insan, bir vatandaş.

Sivil olsun, asker kökenli olsun, mahkemelerin yargı kurullarında savcılar, “zanlı”nın, peşinen yani işin başında iken suçlu olduğu inancı ile hareket edemezler. Ceza maddelerinin hangi birine çarpıp çarpmayacağı henüz bilinmeyenler hakkında bir savcı, Adalet binasının penceresinden elindeki megafonla, halk topluluğuna nasıl üfleyebilir: “Hasan Cemal de kim oluyor?”

GÜZELCE KASIMPAŞA

İstanbul’da bugünkü Kasımpaşa semtine adını, anı olarak bırakmış olan Kanuni Sultan Süleyman devri vezirlerinden bir Güzelce Kasım Paşa vardı. Bu devlete birçok hizmetleri dokunmuştur. Tarihçilerin anlattığına göre Kasımpaşa semtinde, bir Allah ermişine rastlar. Arabasıyla giderken görür ki ermişin çevresinde toplanan binlerce kişi, yolu tıkamış. Hemen arabadan inip halkı yarar ve sorar:

“Bu pir kim oluyor ki uğruna yolları kapatmışsınız?”

Halk susmuş, ürkmüş ve bir köşeye büzülmüşken pir, yavaşça paşaya seslenmiş:

“Benim kim olduğumu mu soruyorsunuz efendim, sizin gibi bir sıfır!”

Kasım Paşa şaşkın ve daha öfkeli:

“Bu ne demek oluyor, bu ne cesaret?”

Tanrı aşığı, yumuşak ve daha da tatlılaşmış bir dille yanıt verir:

“Siz hesap bilmez misiniz?”

“Âzam na mütenahi ile asgar na mütenahi (en büyük artı sonsuzla en küçük artı sonsuz) nerede birleşirler Paşam, sıfır değil mi?”

İnsana yapışan bütün rütbelerin ve makamların sonu hiçliğe dayanmaz mı?

Allah kullarının, birbirilerine, “Sen kim oluyorsun?” derken çok dikkatli olmaları gerekiyor.

Düşünceye saplanan kılçıkların en büyüğü sanırım bu.


Şardağ, R. (3 Haziran 1990). Düşünceye Takılan Kılçıklar. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın