
Yüce Mevlânâ diyor ki: “Kâbe, Halil İbrahim’in evidir. Ama gönül, Allah’ın evi.” Konuya böyle girişimizin nedeni, son hacı kafilesinin bir bölümü mahzunluğa düşmüş gördüğümüzdendir. Bu demek değildir ki hac, önemsizdir. Allah, Bakara sûresinin 124. Âyetinde, Kâbe’yi insanların toplanma ve güven yeri kılmıştır. “İbrahim’in makamını namaz yeri edinin dedik” buyurmuştur.
Suudi Arabistan büyükelçisinin açıkça belirttiğine göre hacda itişmek, kakışmak, kavga yoktur. Buna rağmen her yıl büyük bir kalabalık, ısının en yüksek dereceye fırlamış olduğu günlerde, birbirlerini zorlayarak, kakışarak hac ziyareti yapmaya kalkıyor. Bunu önlemek için büyükelçi “Biz bu durumu önceden bildirmiş ve bir sınırlı sayı saptamıştık” demekte. Elçi yalanlanmamıştır. Bu sınırın üzerinde, Diyanet Vakfı, hacıların hemen her başvuranından para almıştır. Birdenbire, hac gününün yaklaşmakta olduğu sıralarda bu patlamanın sorumlusu kim? Aslında bu satırları yazan, İslam’da işleri karıştırmanın, kavga nedenleri yaratmanın karşısındadır. Ve bu konu kapansın istemektedir.
YAZICIOĞLU NEDEN TOPUN AĞZINDA
Değerli ilahiyat profesörü Sayın Yazıcıoğlu dostumuzdur. Alanında bilgilidir ve gözleri Allah için yapılan kutsal Kâbe’ye dönük Türk Müslümanlarının sevgilerini nefrete dönüştürmeyi, aklının ucundan geçirmez. Ne ki olay büyümesin, kavga çıkmasın, Tanrı’ya giden yollarda sevgisizlik doğmasın diye, sanki suçlu kendisiymiş gibi hiçbir açıklama yapmadan istifasını vermek istemiştir.
BÜTÜN DUDAKLAR KAPALI
Diyanet İşleri Başkanımız susarken bu önemli konuda hükümet de dudaklarını mıh gibi kapamış, bir açıklama yapmıyor. Yatırdıkları paralar kesintili iadeyle karşılaşan hacıların, bankadaki paralarından doğmuş faiz hakkında resmi makamlardan çıt çıkmıyor.
FAİZ ÜZERİNE
İslamda faiz aleyhinde hüküm kesinleşirken Ulu Allah’ın, insanın, insanı, bir de faiz yiyerek sömürmesi hedef alınmıştır. Borçlunun, alacaklıya borcunu ödemesi buyurulurken, alacaklıya, yüce Allah, “eğer borçlunu eli dardaysa onu bağışlamada sizin için sonsuz hayır vardır” buyurur. Hemen bunu izleyerek de Al-i İmran suresinin 130. ayeti, bu görüşümüzü daha da sağlamlaştırır: “Ey inanalar! Kat kat faiz alarak yemeyin. Allah’tan sakının.”
Faiz konusu, yine Kuran’da, Bakara suresinin 274. ayetinde varlıkların, mallarından, yoksullara harcamaları gerekeceğinin ardından gelir ve burada Ulu Allah, yoksula yardım etmeyen varlıklıya bir de faiz sömürüsü hırsı kaplayınca en büyük ve kahredici hükmünü verir:
“Gece gündüz, açık gizli mallarından yoksullara harcayanların ödüllerini Rableri verecektir. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyecektir” ve bunun ardından da işte faizciler için Allah’ın hükmü: “Faiz yiyenler, mahşerde, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar. Kim faizciliğe dönerse işte onlar cehennemliktir. Onlar orada, temelli kalacaklardır. Allah, faizi eksiltir, sadakaları bereketlendirir.” (Bakara Sûresi: 275)
Görülüyor ki faizden maksat, varlıklının yoksula yardım etmesi Allah buyruğu iken bir de üstelik verdiği borçtan faiz almaya kalkmasıdır. Bu konuda her zaman din adamları ve bilim adamları arasında tartışma yapılabilir.
ASIL SORUN
Hacılardan alınan ve Diyanet Vakfı adına bankaya yatırılan paralardan elde edilmiş faiz, Kuran’daki insanın insanı sömürmesi ayetine tamamen uymaktadır. Hacıların bu faizi alıp almamaları ayrı bir konudur. Alıp da yoksul kardeşlerine yardım etmeleri, Allah’ın rızasını, ondan bağışlanma dileyerek bu yolla yerine getirmeleri düşünülebilir.
Önemli sorun, faizden de öte, boyunları bükülmüş hacıların mahzunluğudur. En başta söylemiştik. Hac yolunu kapayan kendileri değildir. Önceden “Uçakla gelmek koşulu ile şu kadar hacı kabul edebiliriz” diyen Suudi Arabistan’da kendini sıyırabilir. Çünkü Kâbe’de geçmiş yıllarda büyük kalabalıklaşmalardan da fırsat bulan İran hacıları olaylar, bunalımlar çıkarmıştır. Hac, yine söylüyoruz, sevgili İbrahim peygamberin, Allah’ın evi olarak kurduğu bir yapıdır. Tarih içinde, Kâbe’yi, yalnız puta tapanlar değil, “Müslümanım” diyen başta Vehabiler olmak üzere birçok Arap İslam görünüşlü zümreler de yıkmış, parçalamış, mancınıklarla altüst etmiştir. Yine yapılmıştır ve yine kavgaların nedeni olmasından korkulmaktadır.
Üzgün hacılarımıza sesleniyorum: Yüce Mevlânâ’yı ve onun sözlerini gönülden ayırmayın: “Kâbe, Halil İbrahim Peygamber’in yapısıdır. Ama gönül, insan kalbi doğrudan doğruya Allah’ın evidir. Yıkılan Kâbe yeniden yapılabilir, ama kırılan ve içinde Allah’ın konuk olduğu gönül, bir kez yıkılırsa bir daha zor yapılır.”
Bu sözlerle Kâbe ziyaretini, haccı ikinci plana aldığımız asla düşünülmesin. Hz. İbrahim’in, Allah katındaki yüceliğini görmezlikten gelmek aklımızdan geçmez. Çünkü İbrahim peygamber, yalnız Musevilerin, İsevilerin değil, “Ben Müslümanım” diyenlerin de peygamberidir. Bakara Sûresi’nin 130. Âyetinde Allah “Kendini bilenden başkası İbrahim’in dininden yüz çevirmez” buyurur. Konuyu, bir de Şeyh Sadi’nin dilinden Hz. İbrahim fıkrası ile bağlayalım: “Hz. İbrahim, her gün yemeğinde bir Tanrı konuğu bulunsun ister, ona ikram eder ve birlikte yerlermiş. Bir akşam, yalnız kalınca seksenlik bir yaşlıyı yemeğe çağırır. İbrahim peygamber besmele çeker, yaşlı konuksa besmelesiz yemeye dalar. Hz. İbrahim uyarır: “Babacığım, sen bu yaşa kadar yaş yaşamışsın, Allah’ın nimetlerinden yemeye başlamadan önce onun yüce adını neden anmadın?” İhtiyar, sert ve küstah bir biçimde kasını kaldırır ve der ki: “Benim pirim bana böyle bir şeyden söz etmedi. Ben ateşe taparım.” Bunun üzerine Hz. İbrahim, “Babacığım, kusura bakma, ben Allah’a inanmayan bir kimseyle yemek yemem” der.
Bu sırada Cebrail melek, Hz. İbrahim’in yanına gelir ve “Ne yaptın?” der, “Allah sana gücendi. Ben onu seksen sene idare ettim de İbrahim Peygamberim bir akşam yemeğinde idare edemedi mi? Onun ateşperestliği beni ilgilendirir. İbrahim’i değil..”
Şardağ, R. (24 Haziran 1990). Hac Konusu Üzüntülü. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

