Bakanlar Kurulu’nda yeni bir yöntem

Bugünkü hükümeti halka hizmet bakımından değerlendirdiğinizde terazinin kefesi havada kalır. Her yere, her sıkışan işadamları çevresine, hatta hayali ihracatçılara destek ve çare olan, akılların erişemediği yerlere dış gezilere milyarları akıtan hükümetimizi, toptan övmeye olanak var mı? Bu halkın yüzde yetmişi işçi, memur, emekli, dul, yetim, işsiz, ırgat, küçük esnaf ve küçük üreticilerden oluşmuştur. Onların türlü yollarla ezilmeleri, hâlâ sürüyor. Her gün artan hayat pahalılığının yükü, yolsuzluklar, cinayetler, ahlaksızlıklar başını alıp gidiyor.

NE VAR Kİ

Dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir yöntem, bizim hükümetimizde hükmünü sürdürmede… Bakanlarımız, puding pastası gibi çok farklı parçaların kompozisyonundan oluşmuş olduklarını bildikleri için mi, arkalarında kaybedilmiş büyük oy potansiyelinin tepkisiyle mi nedir, bilmiyorum, bazı bakanlar artık hizmet güreşini teke tek yürütmek için uğraşlar vermeye başladılar. Belki de vicdanlarının sızlamasını bastırmak istiyorlar. Halka, kendi aralarındaki soğukluğu ısıtmaya çalışıyorlar.

Bir zamanlar, hiç de görevli olmadığı halde TRT’nin yayınlarına el atan ve Sayın Özal’a garip danışmanlık önerileri sunan Maliye Bakanı Sayın Kahveci, “Memur ve emekliler, enflasyonun üzerinde zam görme zorunluluğundadır” diyebiliyor ve milletvekillerinin, eşitliği bozacak bir yasayla, genç yaşta emekliliklerine ve maaşlarına “kıyak”lığı getiren yasayı iptal ettiriyor.

KAHVECİ’NİN BOMBASI

Sayın Kahveci, geçen hafta bir bomba daha patlattı. Sayın Turgut Özal’ın oğlu Ahmet, “Emlak Bankası’ndan sağlanmış bir krediye destek vermesi nedeniyle milyarlarca rüşvet almış.”

Araştırmamız, yargılamamız, belgesiz, böylesi bir iddia korkunç değil mi? Belki ortada bir rüşvet olayı yoktur da Ahmet Özal’ın, burnu, hükümet ve devlet işleri arasına fazlaca sokulmuştur.

Sorun, bizce Kahveci’nin tek başına kendini gösterme ve sevgisini kaybettiği halka inebilme çabasıdır.

DEMEK İSTEDİĞİMİZ ŞU

Sayın Kahveci, kendi hükümeti içinde ayrıcalıklı bir yeri olduğunu mu belirtmek istiyor, bilmiyoruz, ama vatandaşın hoşlanacağı bazı çıkışlar ve atılımlara girişmekten kendini alamıyor.

Hükümet içinde Sayın Namık Kemal Zeybek için de birkaç kez yazdım. Gece gündüz demeden, sağ, sol, bütün güçlü kalemlerin, sanatçıların sevgisini kazanması kendisine seçkinlik kazandırmış bulunuyor.

Turizm Bakanı Sayın İlhan Aküzüm’ün, elindeki bütün olanaklarla Türkiye turizmini nasıl canlı tutmaya çalıştığını görüyorum. Turistlerin memnunluk dışı tepkilerle karşılaşmaması için çırpındığını yakından biliyorum.

Sayın Safa Giray karakterini yakından tanıdığım bu dürüst Atatürkçü bakan da gerçeklerin üzerine, parmağını değil, avuçlarını basacak kadar güçlü çıkışlar yapmada.

AVNİ AKYOL KONUSU

Eski dost, değerli eğitimci Avni Akyol’un ANAP hükümetinin bakanı olduğu halde, bakanlardan çoğunu yanında görememesine karşın, yanlışlıklara ve çirkinliklere nasıl rest çektiğini basın ve televizyonlarınızdan izlemektesiniz. Türk Milli Eğitimi’nin yüzündeki çirkin suratı kazıyarak ona, güzel bir görünüm verebilmek için çırpınıyor. Atatürk’ü dilinin sakızı değil, gönlünün tahtı olarak kabullenmiş. Talim ve Terbiye başta olmak üzere Bakanlık da ileriye dönüş uğraşlar içinde çırpınıyor. Son günlerde, kuruluşundaki ve yapısal durumundaki zaaflarını daha da çoğaltan, “Türbana evet, türbana hayır” diyen, yasanın dışına çıkarak hayatında bilim ve sanat olarak tek kitap vermemiş insanlara profesörlük dağıtan YÖK’le kavga veriyor. Milli Eğitim’in ilkelerine de el atmak isteyen bu kuruluşun -içinde çok değerli dostlarımız olmasına rağmen- davranışları, Milli Eğitim’le sürtüşmeleri hiç de hoş değil.

Değerli bir müzisyene, profesörlük unvanı verirken, doktor, başhekim ve klasik musikimizde en yüce üslûba sahip Dr. Alaeddin Yavaşça’yı es geçiyor. YÖK’ün bir de Milli Eğitim’e zarar verir davranış içine girdiğini gören Akyol, kavgayı sonuca ve olumlu bir hizaya getirmek için kükrüyor: “Bu YÖK sorununu çözeceğiz. Gerekirse bu konuda istifayı göze alabilirim.”

Sağlık Bakanı Halil Şıvgın, bayır aşağı inen ANAP arabasında cılız bir sağlık örgütünü elindeki olanaksız bütçeyle yönetmeye çalışıyor ve bir gece yarısı pat diye, ilçe hastanelerinden birine dalıyor. Nöbetçi doktoru yok. Aratıyorlar; adam, pijamayla evinden kalkıp geliyor.

BAŞA DÖNÜYORUZ

Türkiye’de Bakanlar Kurulu yok gibi. Sanki kurulsuz bakanlar var. Bunların bir bölümü, işin gereğini kavramış. Bu nedenle “Yahu! Bizi buraya bakan mı yaptılar bakmayan mı? Aramızda kaç bakan varsa o kadar da yapısı ayrımlı, görüşleri hafifçe birbirini ısıran bakanlar var. Öyleyse biz de ringe tek tek çıkalım ve tek tek hizmetimizi sunalım” demek istiyorlar.

Kalem adamları ve bütün vatandaşlar karşısında, bazı bakanlarımızı, vicdanlarına döndüren, çırpındıran ve hatta isyan ettiren bir ANAP davranışı içindeyiz. Adlarından söz ettiğim bu sayın bakanlarımız, sanki “Her koyun kendi bacağından asılır”ın havası içinde.


Şardağ, R. (8 Temmuz 1990). Bakanlar Kurulu’nda Yeni Bir Dönem. Milliyet, s. 11. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın