Ezil babam ezil!

İşçi ve memurun yazgısı bu! Bunu, yeni başlamış sanmayın. İlk talihsizlik, sözlük anlamından geliyor: “Emir altında olan kişi” demektir memur.

“Bu görevi yerine getir!”
“Baş üstüne efendim!”

Buyurulan işler, sık sık, yasaların dışına da taşabilir. Memurun, amirinden ya da bakanından aldığı buyruk, bazı kez yasa dışı olabilir. O zaman, müsteşarına veya bakanına, memurun, “Baş üstüne bakanım, yalnız buyruğunuz yasalara aykırıdır” der, “Uhde-i mesuliyet ettiğinizi (sorumluluğu kabul ettiğinizi) şuraya yazıp imzalar mısınız?” diyebilir mi?

Kaç babayiğit bunu söyleyebilmiş ki! Hangi yeni iktidarlar, geçmişteki bu sorumsuzluklara parmak basabilmiş ki! Çünkü onlar da tıpkısını yapacaklar, memurların cıcığını çıkaracaklar.

Talihsizlik nereden geliyor?

Bugün, memurların her ay aldığı paraya “maaş” diyoruz. Bunun bir de eski adı var: “Ulûfe”. Anlamı yulaf demek olan alef’ten gelir. Ulûfe, onun çoğuludur. Yeniçeri askerlerine maaşlarından ayrı olarak hayvan yemi ödenir, buna da “ulûfe” denirdi. Sonradan “bu hayvan yemi” deyimini memurların aldığı maaşa da karşılık tuttular. Ve ey memurum, senin alın yazın, o günlerden başladı. Ne ki o zamanlar, İslâm dininin sosyal adalet anlayışı, gerek devlete ve gerek varlıklara, sosyal yardım kapısını sonuna kadar açtırıyordu.

Dün bir ölçü olmaz

İktidar cephesinden bazı sesler cızırdadı:
“Ne zaman, memur maaşlarıyla işçi ücretlerinden sızlanma olmadı ki!”

Oldu oldu da, bu mazeret yapıştırması, memur ve işçinin bugünkü durumuna sızlanmayanların vicdanlarını sergiletmeye engel olamaz! 

Sayın Ecevit ve Sayın Demirel dönemlerinde de onlar, sıkıntı çekmedi değil. Ne ki bugün Türkiye, zenginleri çoğalan ve refah dereceleri aklın almayacağı düzeylere yükselen bir toplulukla, gittikçe yoksullaşan bu yüzden de sağlığını, aile düzenini, ahlâk anlayışını kaybetmeye mahkûm edilmiş memur ve işçilerle dolu. İşçisine gözlerini kapayan ANAP iktidarı, çalışanına ise acımasızlığın büyük baskısını uyguluyor. Geçmiş yüzyılların hayvan yemi politikasını sürdürüyor.

Neden?

Bu iktidarın da memur ve işçilerin olduğu gibi, yüce Allah’ı yok mu? Gerektiğinde, “Allah’ın ipine sarılın” diyebilen bir iktidar, Allah’ın, devlete emanet olan bu mazlumlara arkasını dönmüş olanları huzuruna nasıl kabul edeceğini düşünmüyor mu?

Diyanet İşleri Başkanlığımız, aklı başında din adamlarımız, yoksulun yanında olmayanları, Allah’ın, kâfirle eşit tuttuğunu, dinsel yorumlarla iktidara anlatmalıdır. Aralarında bazı sevgili dostlarımız da bulunan hükümetimizin, İslâmî kanadını temsil ettiği imajını yaratmış Sayın Keçecilerimizi düşünüyorum. Gözlerinin önünde, Allah’ın pırıl pırıl ayetleri ışırken, nasıl olup da koltuğunda rahat oturabiliyor.

Tasarrufa Teşvik Yasası

Günümüzün iktidarı, 1988 yılında, 3417 sayılı bir yasayla, çalışanların aylıklarından kesinti yapılmasını uygulattı. Tasarruf, tasarrufa gücü kalmamış olanlara, zorla uygulanabilir mi? Önce buna bir gülün bakalım:

Kah, kah, kah!..

Eğer tasarruf olacaksa Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Bakanlıklardan başlayarak devletin en üst katlarıyla birlikte bu yola başvurulur.

Aradan on bir yıl geçmiş, bu fondan elinde trilyonlar birikmiş olan devlet, memur ve işçilerine, “Buyurun yirmişer, yirmibeşer biner liralık nemalarınızı alın” deyip çıkıveriyor. Hadi, bunun için de ikinci bir zehirli gülüş:

Kih, kih, kih!..

Türk-İş, Anayasa’nın duvarına derhal çarpacak olan bu yasayı, iptal ettirmesi için hem Sosyal hem Demokrat hem de Halkçı Parti’ye, hanidir rica edip duruyor. Hiçbir kımıldama yok. Çünkü kendileri iktidara gelirlerse, cılız, bitik ve perişan bırakılmış işçi ve memurlardan ciğerleri sökülerek koparılmış bu kesintiler, onlara da gerekecek değil mi efendim?

Tasarruf olamaz mı?

Olur! Ama Alman mucizesinin sahibi Erhard tasarrufu gibi olur. İngiltere İşçi Partisi’nin eski lideri Attlee döneminin tasarrufu gibi olur ve en tepelerden başlar.

İzmirli kalp doktoru rahmetli Hâcir dostum anlatmıştı: 2. Dünya Savaşı’nı izleyerek İngiltere’ye gidiyor, vaktiyle pansiyoner kaldığı eve konuk oluyor. Kızları bombardımanda ölmüş. Bir anne, bir de torun kalmışlar. Kadın koyu muhafazakâr. İktidardaysa İşçi Partisi. Lideri o gün radyoda, İngiliz milletine sesleniyor:

“Bugünden itibaren bütün resmi arabalar garaja çekilmiştir. Bakanlar bisikletle, yaya veya otobüsle gidip geleceklerdir. Bu nedenle hiçbir özel arabaya benzin vermeyeceğiz.”
“Bugünden itibaren ayrımsız, herkes birer kesme şekeri alabilecektir.”
“Bugünden itibaren devletteki ısı derecesini düşürdük. Lütfen evlerinde iki elektrik sobası olan, birisini kullanmasın!”

Koyu Muhafazakâr ve İşçi Partisi düşmanı olan kadının evinde tek bir elektrik sobası vardır. Yerinden kalkar, çift bobinden birisini kapatır.

İsrafın batağında yüzen bir iktidar… Yüzülmedik bir derisi kalan memur ve işçi ücretlerinden kesilmiş trilyonları hababam kullanan bir iktidar…

Gün gelip yasalara yargıya yanıt verebilecekler mi, bilmiyorum. Ben, dillerinden Allah sözünü düşürmeyenlerin, Allah’a nasıl hesap vereceklerini merak ediyorum.


Şardağ, R. (29 Temmuz 1990). Ezil Babam Ezil. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın