“Kürt” sorunu

Dilim varmıyor “Kürt” demeye. Bu nedenle sözcüğü tırnak içine aldım. SHP’nin hazırladığı Güneydoğu raporu ile birlikte konu iktidar ve ana muhalefet arasında kavga nedeni oluşturdu. Raporu, madde madde, bütün ayrıntılarına kadar görmüş değilim ama basınımızın baş sayfalarındaki haberler arasında, her gün ANAP’la SHP, bu konu yüzünden itişip kakışıyorlar.

Demirel ve Ecevit susuyor

Dikkat edilirse bu iki sayın lider, şimdilik kavganın dışındalar. Çünkü konu, bugün başlamış değil. Onların zamanında vardı; bu boyutlara çıkmamıştı. Bugünkü kadar kan akmamış, iş, böylesine ateşlenmemişti. Ve de Türkiye coğrafyasının bütünlüğünü gölgeleyecek bölme çabalarına ulaşmamıştı. Bu iki muhalefet liderinin susuşlarındaki “teenni”yi, yani dikkatli davranmayı anlıyorum, ama daha fazla beklemeden yapıcı görüş ve önerilerini öğrenmenin, halkımız hakkı olduğunu da unutmamak gerekir.

Hükümet savunmada

SHP’yi ilk kez, haklı, ya da haksız, bir büyük konuda, iktidarı yan yatırmış görüyoruz. Hükümet, güreş minderinde kündeye gelmemek için zorlanıyor. Sayın Akbulut pek de haksız görünmeyen bir savunu içinde: “Kürt diye bir millet yoktur; bölünmez Türk milleti vardır.”

SHP içindeki çok küçük bir azınlığın hayalinde, “Bağımsız Kürdistan” görüşü yaşar mı bilmem, ama parti olarak ve basına yansıyabilmiş bilgilere göre bağımsız Kürdistan imajı görmüyoruz ortada. Raporun bütününden de habersiziz. Türkiye’de, “Bağımsız Kürdistan” hayaline akıl yatırmış bir partinin ortaya çıkabileceğine de pek inanmıyoruz doğrusu.

Kürt diye bir millet var mı?

Tarihsel ve akademik tartışmaya ne gerek var ki! Said-i Nursi’nin “Ey Salahaddin-i Eyyubi’nin çocukları olan Kürt kardeşlerim” deyişinden vazgeçtik, Osmanlı devletinin en son haritalarına bakın: Türkiyemizin Güneydoğu bölgesi üzerinde, koskoca bir “Kürdistan Eyaleti” yazmaz mı? Kuzeydoğu Anadolu’nun, kıyı şeridi üzerinde, “Lazistan Eyaleti” yazısı yok mu?

Bu, Türk hoşgörüsüdür. Bir şapka altında, türlü soylardan ve boylardan, ya da karışmışlardan oluşanları birleştirme hoşgörüsüdür.

Kürtlerle, temelde ve kökte aynı millet beraberliği içindeyiz. Ama onların biraz Araplarla, daha çok İranlılarla kaynaşmaları sonucu bugün, ortada Kürt dili dediğimiz bir dil oluşmuştur. Bu dili konuşmada serbestlik istemenin anlamını da göremiyorum. Zati evlerinde, sokaklarında, çarşılarında Kürtçe konuşuyorlar. Ermeniler, Rumlar ve Mûsevîler, okullarında kendi dilleriyle okurken, Güneydoğulu kardeşlerimizin de ana dilleriyle okumalarını yadırgamam. Azerbaycan Türkleriyle de elli yıl sonra hiç anlaşamayacağız. Tebriz’e yaptığım bir gezide, Türkmen kardeşi olarak aynı soydan geldiğimiz bir çocuk eşyası satıcısının, bana “Uşahların hepisin geşenk sovgat aparisen?” deyişini anlayamamış, ezile utana, Farsça konuşmasını rica etmiştim. Yıllarca, İran’la haşır neşir olan Kürt kardeşlerimizle hiç anlaşamazsak “Türk değil” mi diyeceğiz? Ne var ki uzun yıllar Güneydoğu halkının hükümetlerce ihmal edilişi, horlanmalara mahkûm edilişi, onlarda, dış kışkırtmaların da etkisiyle bir düşmanlık havası yaratmıştır.

Kürt dersek

Evet, Kürt dersek ne olur! Ermeni, Rum, Mûsevî, Arap ayrımı yapıyoruz, onlara kendi dillerini konuşturuyoruz ve kendi dilleriyle eğitilmelerine kanat açıyoruz. Öyleyse yıllarca Kürtçeyi bir suç işler gibi, korka korka konuşan Güneydoğulular için de bir hoşgörü kanatı açmalıyız. Uzağa gitmeye ne gerek. Bu gazetenin ilk sahibi olan ve Atatürk’ün çok sevdiği Siirt Milletvekili Mahmut Nedim Bey, “Evimde annemle gizli gizli Kürtçe konuşmaktan zevk alırdım” demiştir.

Akan kanlar

Asıl sorun, bu bölgedeki kışkırtılmış çetecilerin, onların ardından gönüllü ya da korkarak giden yerli halkın devlete karşı kanlı eylemlerinin sürüp gitmesidir. Türk’ün yazgısı bu. Orta Asya’da ulusumuzun, kendi kardeşleriyle yaptığı savaş, düşmanla yaptığı savaşı katlar. Selçuklulardan dağılan Türk çocuklarının, yeni bir bayrak altında devlet kuran Osmanoğullarının, Karamanoğulları, Kızıl Ahmetliler, Sinop Pervaneleri, Aydınoğulları, Menteşe, Canik, Kadıoğulları gibi beyliklerle sürdükleri boğuşmaları nasıl unutabiliriz! Onları, Osmanlıların ezmesi yöntemi, yirminci yüzyılda geçerli olamaz. Sayın Akbulut bağırıyor: “Türkiye’de Türk vardır, Kürt milleti yoktur.” Tamam tamam da Güneydoğu davası neden çözülmüyor ki? Üç onlar öldürecek, bir biz öldüreceğiz. Bu insanlık yarası, tuz basmakla, rahmet okumakla kapanmıyor ki?

Sefalet

Güneydoğu’da yılların birikimi olan sefalet vardır. ANAP iktidarı zamanında bu, daha da büyümüş, aşiret ve halk uçurumu haline dönmüştür. Güneydoğu halkını, yıllarca günahlı, günahsız ayrımı yapmadan hırpalamış, ezmişiz. Türk ordusu, Kıbrıs’a yürürken ülkemize Yunan adalarından göç etmiş soydaşlarımızın, rahat rahat Rumca konuşmalarını garipsemişken Güneydoğu halkına ana dili olan Kürtçe’yi konuşturmamışız. Bölgenin korkunç sefaleti yanında, Suriye, İran ve Batı’nın kışkırtmaları da bilinip durmaktadır. Onları, kendi içlerinden vurmak üzere kurulan koruculuk örgütünün, yöreyi tanımaları bakımından güvenlik kuvvetlerimize yardımcı oldukları doğrudur. Ancak karşı tarafı kızıştırıp cinayetlere itmesi bakımından da hatalıdır. Masum çoluk çocuğun öldürülmelerinde de büyük çapta etken olmuştur bu görüş.

Gönül ister ki

SHP, Güneydoğu raporunun bazı başlıklarını basına duyurarak bütünü hakkında kuşku yaratmaktan vazgeçmeli, konuyu öteki muhalif partilerle ve hükumetle anlaşarak TBMM’ye getirmelidir. Raporun tamamını, basına, hatta hükumete resmen duyurmalı, Sayın Akbulut’u, çaresiz kalarak, “Türkiye”de Türk milleti vardır” gibi, “mâlûmu ilam” etmekten (bilineni, bilinmiyormuş gibi yeniden bildirmekten) vazgeçmelidir.

Güneydoğu, Türkiye’deki tüm partilerin birlikte eğilip karara varacakları önemli bir konudur bizce.

İktidar ve ana muhalefetin, gözleri bağlı, sobe oyununa çıkmış gibi biraz da oy devşirme korkusu sızan bu gürültüleri sürerken Sayın Demirel’le Sayın Ecevit’in, Güneydoğu konusunda “Bir Milli Mütâbakat” (Ulusal uyuşma ve anlaşma) önerisiyle ortaya çıkmalarını yürekten diliyorum.


Şardağ, R. (5 Ağustos 1990). Kürt Sorunu. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın