Ben de yıldızlıyorum

“Yıldızlamak” yapımızda yok. Bu nedenle başlığı koyarken bir dizgi yanlışı olmasın diye ödüm koptu. Hatta sonlarında, o haftanın en ilginç konuları üzerinde özümseme yaptığımız için muhalif partilerin Meclis’i ortaklaşa toplantıya çağırmalarını, bir hafta geç olarak süzgeçten geçirebiliyoruz. Irak konusu için toplanan Meclis’teki sataşıcılara pek ilişmek istemedik. Çirkini, daha da çirkin gösterme yerine, güzel olanları belirginleştirmeyi yeğledik.

Meclis’teki atışma ve sataşmaları hoş görmem, ama her dönemde kavgalar eksik olmamıştır. Bunlar içinde, yumrukların işlediği bir geceyi, nasıl sonuncu olarak yaptığım konuşmada yatıştırdığımı anımsayınca geçen haftaki Meclisimizin olağanüstü toplantısını yine de centilmence buldum.

ALİ BOZER

Dışişleri Bakanı olarak TBMM’yi aydınlatan Sayın Ali Bozer’i, yalnızca parlamentodan değil, eski Yargıtay’ın bir onur anıtı olan babası rahmetli Feyzi Bozer’le Hacettepe Üniversitesi rektörü sevgili öğrencim Prof. Yüksel Bozer’le birlikte tanırım ve değerlendiririm. Babalarından, ruhlarına sızan incelik Ali Bey’i, ANAP’a muhalif bir partideyken bile bu çizgiden ayırmamıştır. O günkü aydınlatıcı konuşmalarında da vardı bu. Meclis’in, Irak konusu konuşulurken saygı ile dinlediği Bozer’e birkaç kişi laf atmışsa da o bir iki saygılı sözcükle onları gereken çizgide tutmasını bilmiştir. Sayın Bozer’e bir yıldız vermek isterim.

İNÖNÜ’NÜN YILDIZI

Erdal Bey, oldukça güçlü ve eskisine göre daha düzenli konuşması bakımından iki yıldızla değerlendirilebilirdi. Ne var ki Sayın Akbulut’un haklı olabildiği tek vuruculuk noktası, onun şansını bir yıldıza indirmiştir. Irak olayları başladığında, bu konuda nezle olmuş gibi sesi çıkmayan ve bir Avrupalının cenaze törenine katılmayı yeğleyen Sayın İnönü’nün bir yıldızını, ben değil, Sayın Akbulut düşürmüştür.

DEMİREL

Bugün ANAP’ta kümeleşenler içinde, Başbakan, birçok bakanlar ve Sayın Turgut Özal, Süleyman Bey’in ilk çıraklarıdır. Olan olmuş, 12 Eylül’ü izleyerek Sayın Özal, ince zekâsını kullanmış, çoğu Adalet Partisi’nden olmak üzere solcudan, tarikatçıdan, liberalden, tutucudan oluşmuş bir parti kurmuştur. Bütün deneyimli partililere yasaklı olan 1980 seçiminde de malı alıp götürmüştür. Onun, bir ara seçim, iki de büyük seçimi ANAP’a kazandırmasında elbette kişisel görüşlerinin, bazı deneyimlerinin rolü büyüktür. Partisini mıknatıs gibi kendisine çekebilme yeteneğini de yalanlayamayız. Ne ki Turgut Bey, seçim kazandıkça yöntem değiştirmiş, aşırı güvenirlik içine düşmüş, Türkiye’yi bir avuç azınlığın çağ aşmışlığı yanında çoğunluğu ile sefilleri oynayan bir ülke haline getirmiştir. Buna rağmen son yerel seçimlerde, partisi, beklenmedik bir yenilgiye uğradığı halde ANAP milletvekilleri, kendisini cumhurbaşkanlığı makamına seçmiştir.

Cumhurbaşkanı olmak için Anayasa gereği, ANAP’lı olmaktan, daha sonra da milletvekilliğinden ayrılan Sayın Özal’ın hâlâ kendisini, 1992’ye kadar ANAP’lı kabul ettiğini söylemesi düşündürücüdür. Bu nedenledir ki, Sayın Demirel, Türkiye’ye karşı daha düne kadar kötü sınav vermiş olan Bush’la ve batılılarla, Irak hariç, hemen her Avrupalı devletle Özal’ın telefon konuşmalarına girişmesini Anayasa’ya ve ulusal duyarlılığa aykırı bulduğunu, edepli bir dille dile getirmiştir. Demirel’in konuşması deneyimlere, ulusal uyandırmalara dayalı, içtenlikli ve ANAP’lı 150 milletvekilini uyarabilen bir konuşmaydı. Bu konuşma hükümetin TBMM’ye sunduğu gerekçesiz savaş tezkeresini de geri aldırtmış ve gerekçeye dayandırtmıştır. Sayın Demirel’in, eskilerin deyimi ile “belagat” örneği olan konuşmasına iki yıldızı rahatça verebiliyoruz.

YA KAYA ERDEM

Hükümet, kendisine dışarıdan telkin edildiği sanısını uyandıran “gerekçesiz savaş yetkisi” isteyen öneriyi Meclis’e sunmuştu. Yani, “Bize güvenin, gerektiği zaman bu milleti savaşa sokabiliriz” demekti bu! İlkokula verilecek mazeret tezkeresinde bile inandırıcı bir gerekçe bulunur. “Neden savaş yetkisi?”, “Hangi gerekçeyle savaş yetkisi?”. Üstelik Meclis görüşmesinin gizli sürdürülmesi…

Sayın Kaya Erdem, bu öneriyi, elinin tersiyle itmiş, toplantıyı açık olarak sürdürmüştür. Şimdi vermeyin bakalım, iki yıldızı da sevgili Erdem’e!

VE ÜÇ YILDIZ

Evet, ben bu üç yıldızı, içlerinde çoğu dostum olan, saygınlıklarına inandığım 150’yi aşkın ANAP milletvekiline ayırdım: “Gerekçesiz savaş yetkisini imzalamayız” dediler diye.

Öyle dediler ve hükümete tasarıyı geri aldırttılar. “Toprağımıza saldırı olması halinde” koşuluna bağladılar.

Benim partilerle bağlantım olmadı ve olmayacak da. ANAP’ın bölünmesini düşünenlerden de değilim. Ancak milletvekilliği gibi bir kata ulaşmış olanların dünyadaki mevkileri en yüce de olsa, kimseden korkmamalarını beklerim. Allah’ın dışında eğilecek baş olmadığına inanırım. ANAP’lıların bu direnişinde, Sayın Demirel’in partizanlık dışı olarak verdiği, deneyimli bilgilerinin ağırlığı rol oynamıştır. Olsun efendim, yaban gülünden de gelse, koku güzelse, eğilim duymuyor muyuz? Muhalif bir partinin lideri haklıyı, doğruyu konuşmuşsa, onun etkisinde kalarak yeni bir karara varmak doğal sayılmaz mı? Fani hiçbir insandan korkmamanın, ANAP’a hâkim olduğunu görmekle yıldızın üçünü birden bu uyanışa ayırmak istiyor ve sevgili ANAP’lıları kutluyorum. 

Büyük Veli Hacı Bektaş’ı anma günlerindeyiz. Onun, altı yıl aradıktan sonra bulup ortaya çıkardığım ve Kültür Bakanlığı’nca da yayınlanan “Tefsir-i Besmele” adlı eserinden, bu yüce Türkmen kocası, bu üstün Allah velisinden, dikkatinize şu cümleyi sunuyorum:

“O baş toprak olsun ki benim gibi padişahın kapısını görüp dururken değme bir acizin kapısına başvurur.”


Şardağ, R. (19 Ağustos 1990). Ben de Yıldızlıyorum. Milliyet, s. 13. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın