Dayak

Yine dayak… Ana kuzusu ilkokul öğrencileri, hem de sakat kalasıya dövülmüş… Nerede, kime karşı olursa olsun, hele kadına, çocuğa zayıfa karşı, dayağa başvurudan daha aşağılayıcı bir şey olamaz.

Türk toplumuna geçmişten güzel miraslar kaldı. Ne ki başta dayak olmak üzere tarihimizin birçok işkence çeşidi de günümüze kadar uzandı, geldi. Başarısına, iyi niyetine ve gerçek eğitimciliğine inandığım Sayın Milli Eğitim Bakanı’nın, bu konuda çok sert bir genelge yayınladığını da öğrenmiş bulunuyorum. Biraz olsun rahatlamadım değil. Dünden bugüne dayanıp gelmiş bir çirkinliği, bu genelge kesinlikle önleyebilecek mi? Öğrencilerini, “Doğru otur”, “Arkana yaslan” diye horlayıp kontrplak durumuna sokan, yetkeliğini, bilgisinin ağılığı ile değil de zart zurtçuluğa başvurarak tanıtmaya çalışan öğretmenin hayali ile depreşip duran üzüntülerimiz ne zamana kadar sürecek?

VUR

Çelebi Sultan Mehmet, Yanbolu’da avlanırken saray kedhudasına kızıyor:
“Vurun!”
Ne kadar? Bin değnek. Adam, ya sayı bilmiyor, ya -çok afedersiniz- kıçı yok diyesiniz geliyor.

17. yüzyılda Venedikli korsan Pavlo ile adamlarını izleyip yakalayamadılar diye kapudan-ı derya müsahibi Mustafa Paşa, görevlileri, limanda baştardaya (buharlı gemi) çağırıp her birine beş yüzer sopa attırır. Asesbaşıların (geceleyin kol gezen yeniçeri subayları) ellerine düşen yandı. Tokat, dayak gırla gider.

Divan-ı Hümâyûnda da, ne yazık ki padişah buyruğu ile insanlar dövülürdü. Sadr-ı âzamlar, yolsuzluk yapan karaborsacılarla malını aşırı fiyatla satan esnafı sarayda ya da çarşıda dövdürürlerdi.

DAYAĞIN DA BİÇİMİ VARDI

Suçlu, ceza yerine getirilir. “Aşk ola yoldaşım” diye bağıran dayakçılar, adamı, karnı üstüne yatırırlar. İki yeniçeri askeri, baş ve ayaklarına oturur, “Orta” dedikleri, yeniçeri taburunun vekilharcı, elinde yanmış bir şamdanla gelerek oynak yerlerini kollar, poposuna vururdu… Dayak yiyen, ayağa kalkınca elini göğsüne götürüp Bektaşi yakarışına durur gibi saygı duruşuna geçer, yalvaryakar olurdu.

Sopa hiç eksik olmadı. IV. Mehmet döneminde de sopa var. Kamçının, işkencenin türlüsü var. İmtiyazlı hafiyeler, sokakta, laf olsun diye adam dövüyorlar. Bu insanlık dışı aletin copu var; usturpe denilen, ucu kurşunlu olanı var. İstibdat yönetiminin son yıllarında adını pislikle tarihe kazımış dayakçılardan biri de Maktul Fehim Paşa. Onun, elinden düşürmediği kurşunlu lobut, Bursa eski İdadi okulu müzesinde uzun zaman utanç aleti olarak korundu.

YEDİSEKİZ HASAN PAŞA

Okuma bilmediği için adını, Osmanlıca 7-8 sayılarının altına bir çizgi çekerek yazan Beşiktaş muhafızı Hasan Paşa, büyük hürriyet kahramanı Ali Suavi’yi öldürdüğü sopaya, Mehdi adını takmıştır. Nedendi bu? Dayak konusundaki esinlenişleri nereden kaynaklanıyordu? Öteki devletlerde de böyle göründükleri için mi? Belki. Bir yandan da İslâm’ı yanlış yorumlayanlardan güç aldıklarını sandılar. Kutsal Kitabımızda, kocaya başkaldıran, ihanet ettiği kuşkusu beliren, başına buyruk davranan eşler için yüceler yücesini, popolarına atılabileceğini buyurduğu âyet farz değildir. Sünnet değildir. Hem de günümüzde, zâti bundan daha ağır ceza hükümleri, adalet yolları var. Ne var ki bir yargıcımız kalkıyor, “çağ atladığımız” bir Türkiye’de, “Kadından sopayı eksik etmeyin!” diyebiliyor. Güzelim Güneydoğu hançeresini doğru dürüst kullanacağı yerde yaşadığı ve yarattığı hiç de güzel olmayan olayları boyalı basına yansıtıp duran bir İbrahim Tatlıses, daha mahkeme kapısından çıkarken bağırıyor, hem de hanım yargıcımıza karşı!

“Kadın dediğin dövülür.”

Ünlü film artisti Fikret Hakan, kaç kez kadın dövdü, anımsayın. Türkiye’miz neden bu kadar tepkisiz? Semra Hanım‘ın “çağ atlamış” papatyaları, her Allah’ın günü, bedenlerinin en çarpıcı yerlerini yansıtan giysilerle podyuma çıkacakları yerde, dayak yiyen kadınlarımız için neden bir protesto düzenlemezler!

Sözgelimi Türk Kadınlar Birliği’nin yüzlerce üyesi, eşlerini, canları sıkıldıkça döven ve de aydın geçinen bu hastaların yolunu gözlese, hep birlikte onların onurlu suratlarına “tuuu” çekseler olmaz mı?

Anne ve babaların canları titreyerek yetiştirdiği minicik yavrular, ilkokullarda dövülüyor. Buna, Bakan’ın yüreği dayanamayıp bir genelge ile patlıyor. Türkiye’de iki yapraklı Milli Eğitim’in, öğrenim yaprağı az çok titreşirken eğitim yaprağı kopuk…

İnsanlara vurulan her tokat, her kaba kuvvet gösterisi, bu yola başvuranların nasıl yetersiz bıcırıklar olduğunu da afişe etmiş olmada.

Ünlü Freud, korkak ve beceriksizler için iki davranış saptamış:

1 – Geri çekilenler
2 – İleriye atılan, saldırgan görüntüsü verenler.

Tokata, dayağa, kaba kuvvete başvuranların büyük bir bölümü, bilinç altlarında yatan ödlekliğin intikamını mı almak istiyor?

Bakan’ı, “sevgi sevgi” diye haykırırken bazı aceze öğretmenler, bunalım geçiriyor. Jean Jacques Rousseau ne diyordu:

“Kaba kuvvete başvuranlara kızmadan önce, acıyınız. Eksikliklerini haykıra haykıra sergileyip duruyorlar.”


Şardağ, R. (21 Ekim 1990). Dayak. Milliyet, s. 15. 


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın