
Resim sanatıdır bu! Bir mâcuncu düşünün: Biraz şeker, biraz süt, limontuzu, tarçın, renk veren türlü boyalar ve de.. Mâcun.. Çocukluğumuzun ağız tadı ve tutkusu olan bu cicili biçili besini, bu göz ve gönül oyuncağını her anışımda, resim sanatını düşünürüm. Onun da temelinde, mâcun oluşmasını andırır maddeler ve onlardan mâcun yapma cambazlığı yok mu?
EN SEVDİĞİM
Baba ocağında musiki meşk etmiş, ama 35 yaşına kadar katlayıp bir kıyıya bırakıvermişim. Edebiyat hayranlığım yıllar yılı, beni hem çağdaş hem de divan şiirinin iki ayrı beşiğinde salladı durdu. Eskiye dönüşten, buğulu ve tılsımlı Doğu tarihine, kendi tarihimize dönüşten de özge türde kıvançlanmıştım. Tarihi; doğrucu ve namuslu bir büyüteçle görmeye çalıştım durdum. Şiire ne kadar çok gönül vermişsem o kadar da beğeni titizliği içindeydim. Henüz 18’ine bastığım günlerde, Cumhuriyet gazetesinde, rahmetli Ömer Rıza Doğrul’a gönderdiğim şiir denemem bir hafta sonra gazetenin 1. sayfasında yayınlanıverdi. Ama ben, şiiri zor beğenir olduğum için sonradan, defterimdeki bütün denemelerini yırtıp attım. Ya resim? Dil gibi güçlü bir silah yoktu ki kendini anlatmak için. Fotoğrafa alışmış gözlerin karşısında, yenik düşmemek zorundaydı. Araç olanakları çok cılız olan bu en çaresiz, dilsiz dünya güzeli resme, hepsinden ayrımlı gönül vermiştim. Hevesliydim de. İlkokulun 3. sınıfında mermi taşıyan bir köylü kadınımızı canlandırmak istemiştim. Denememi öğretmenime gösterdiğimde kaşları çatılmış, sert çıkışmıştı:
“Ne yapmışsın? Çeşme mi yaptın.”
Boynumu büküp yerime oturmuştum, ama yıllar sonra çağdaş resmin bana da kollarını açan anlayışı ile haklılığım ortaya çıkmıştı. Resimden soğumak ne demek? Yapmadım ama düşkünlüğüm, baygınlığım en çok onun için oldu.
ŞAŞKINLIĞIM DA BU YÜZDENDİ
Resim sergilerine gittikçe ressam adlı kahramanları düşünürdüm. Ellerinde, hançer gücünde sözcükler yokken, gökyüzünü süsleyen yıldız parıltıları gibi notalara ve bu notaları kıpırdatacak saz imparatorlarına sahip değilken bizi nasıl böyle vurguna çevirdiklerine, ağzım tavanına kadar açık, şaşakalmışımdır. Bir sehpâ, bir palet, boya yapmak için gerekli reçine sıvı yağ, süzgeç ve boyaları dövücü alet… Bunlarla insanı, ölü doğayı ve canlı doğayı, eviçlerini, portredeki insanı nasıl oluşturduklarını, ya da ruhlarında doğan kendi benzetilerini katıştırarak nasıl yansıttıklarını, hep imrenerek ve onları yücelterek düşünmüşümdür.
Geçen hafta ressam Bingül Nart’ın İzmir Fransız Kültür Merkezi’nde açtığı, ağırlığı ile izlenimci olan sergisinden çok az sayıdaki kompozisyon ve portrelerinden, hele hele peyzajlarından gözümü zor ayırdım. Batı’da da sergiler açmış olan bu hanım sanatçımız, inadına en silik renkleri kullanmış. Kırmızıyı mı işleyecek? Ne tam kiremit tozu, ne tam pembe… Resim dünyasında çok az rastlanan siliklikte birere renk cılızlığı sanki. Ne var ki empresyonist ağırlığında, çağdaş kıvılcımları da içerik olan tablo, sanki salonu ateşe çevirmişti.
PİSARRO’YU ANIMSADIM
18. yüzyılın Camille Pisarro’su, İzlenimciliğin bu büyük ustası, tıpkısına ve inadına renksizlik içinde ateşler yaratmıştı. Neydi o “Les toits rouges”u? O “Kırmızı Damlalar”ındaki tadı, içtenlikle söylüyorum, İzmirli Nart’ta tadımsadım. Dünya sevgilisi Fransız ressamının, uçuk renk alışkanlığından doğmuş izlenimler ve başarılı fırça incelikleri gördüm. Nart’la figürler biraz çağdaş esintide, ama peyzajlarında, ressamın hayal dünyası, tüm o uçuk renklerle başarıya oynuyor.
AKIMLARDAN FIŞKIRAN
Edebiyatta olduğu gibi resimde de ilkeler ve akımlardan fışkıran şey sanatçının gümbür gümbür kendisidir. 16. yüzyıl klasik, hatta akademik ressamları da eski Yunan ve Roma sanatını bir başka tavırla evirip çevirmediler mi? Kendilerini arka planda gösterseler bile gerçek görüntülerin katkısız egemenliği gerisine gizlenerek bizlere neler neler söylediler.
ERZİNCANLI İHTİYARLAR

(1899-1972)
Rahmetli ve sevgili Şeref Akdik, hocalarımızın en güzeli, en unutulmazı.. Dil Tarih Fakültesi’nde sergilenen resim sergileri için İstanbul’da, Vatan’a yazıyorum. Bir gün, devlet sergisinde hocam Şeref Akdik’in “Erzincan’lı İhtiyarlar” adlı kompozisyonu ile karşılaştım. Şu, kırkbin kardeşimizin canına malolan Erzincan depreminin ardından Hoca, koltuğunda tuali ve resim malzemeleri, Erzincan’a yollanıyor. Felaketin üzerinden henüz bir hafta geçmiştir. Depremde bütün aile bireylerini kaybetmiş, kendileri gece dışarda oldukları için canlarını kurtarabilmiş olun bu “Erzincan’lı İhtiyarlar” klasik bir ressamın fırçasından çıkmıştı. Türk’ün alın yazısına karşı katlanım niteliğini, felaketin kahrıyla eriten bu iki figürün, oturuş, bakış ve yüz çizgilerine sinmiş olan duyguyu hiçbir ressam bu kadar insancıllaştıramazdı.
Bu sergiyi, günün ayrı saatlerinde, yeniden seyretmenin farklı izlenimler yaratacağını düşünerek tabloyu, üç ayrı zaman içinde, kucaklar gibi inceledim; süzdüm. Kendileriyle artık akrabalaştığım “Erzincan’lı İhtiyarlar”dan, gazetede söz ederken, “Şimdi ben O’nlarsız nasıl avunurum?” demiştim.
Ankara’da edebiyat dersi verdiğim Devlet Konservatuvarı’nda, tam sınıftan çıkmıştım ki – nurlar içinde yatsın – hocam, koltuğunda bir paket, karşıma çıktı. Gözyaşları içinde, “Al Rüştü! Al yavrum! İhtiyarları sana getirdim” deyiverdi.
Birlikte ağlaştık.
Dilsiz gibi görünen resim dalında, dünyalar uçuşur. O, ne akım dinler, ne çağ, na zaman! Bakar bakar da içinde kayboluverir insan.
Şardağ, R. (1990, Kasım 4). En Güzel Konuşan Bir Dilsiz. Milliyet, s. 13.
Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

