Bu Amerika’yla mı?

Bir CIA görevlisi, hastalığının en ağır günlerindeyken geçen hafta o korkunç cinayeti açıkladı:
“Cumhurbaşkanı John Kennedy’yi ben öldürdüm.”

Biz sanmıştık ki Abraham Lincoln’un öldürülmesinden sonra geçen yıllar, Amerika devletinde bir uyanma yaratmıştır. Boş boşuna bir umutlanış. Hep o Amerika! Elimin altında bulunan ve yüz yıldan biraz daha öte tarihe dayanan “Amerika’nın Keşfi” adlı yazma eserde, onların vatanlarını işgal ettikleri Amerika’da Kızılderililer, sonra da zencilere karşı işledikleri cinayetler yazılı.

Kennedy, henüz Cumhurbaşkanı olmamış. Elimde, “Erdemlik Mücadelesi” adlı eserinin Türkçe çevirisi var. “Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan bu genç; inançlı, korkunç denecek kadar gözüpek ve erdemsizliklere karşı savaş gücü taşıyan bir adam” diye günlerce onu hayranlıkla izledim. O zamanlar saldırganlığı iyice ele almış olan Sovyet komünizmine dur diyebilecek yetenekte bir kahraman gibi gözlerimde büyüttüm. Böyle de çıktı ve seçimi kazandı. Biliyorsunuz Rusya, Castro’nun Küba’sına gemileriyle harıl harıl silah taşıyordu, o günlerde. Dünyanın sonuna yaklaşır gibiydik. Çünki Kennedy, ihtar etmişti:

“Yarın sabahtan itibaren donanmamız Küba’ya silah taşıyan bütün Rus gemilerini denetleyecek, yakalarsa batıracak.”

Sovyetlerden yanıt: “Götüreceğiz, batırabilirsen batır bakalım!” İzmir’de bulunan ve Karadeniz’de üslenen Amerikan uçakları, atom yüklü olarak bir işareti bekliyordu. Eğer savaş patlasaydı bunu haber alan Rus atom uçakları da harekete geçecekti, sözgelimi İzmir, on üç dakikada insanı ve hayvanı ile birlikte duman olacaktı. Ama Kennedy, Sovyet’lerin blöfünü sezmiş, kendi kararlılığını da onlara aşılamıştır. Nitekim ortada hiçbir Sovyet gemisi görülmedi. Saat on ikiye doğru Kahire radyosundan dinlediğim bir haber, “İnsanlığı kurtarmak için Sovyet’lerin, gemilerini çıkarmadığını” bildiriyordu:

İşte, dünyayı korkutan bir devi sindirmiş, bir Kennedy’yi, zenciler için eşitlik hakkı istedi diye Amerikalılar öldürdü. Aynı Amerikalılar, Abraham Lincoln gibi bir başka erdemli hümanist cumhurbaşkanını da öldürmüşlerdi hem de suçlularını ortadan kaybederek, hak ettikleri cezayı vermeyerek.

“Tuh!”

Ey bugünün hükümeti ve ey Sayın Özal! Siz, bu Amerika’ya mı güvenerek yola çıkıyorsunuz? Ve “Bush, bazı konuları bana sorar” diye övünerek bu Amerika’ya mı güvenirsiniz? Ve savaşın sancaktarlığını yaparak “Barış için savaş gerek” dersiniz?

AMERİKA’NIN YAPISI

Hep biliyoruz, o ülkede toplumbilimin anlattığı kavramda bir millet yok. Türlü uluslardan oluşmuş bir kurnaz tilki kalabalığı, çıkarcılığın tatlı ülküsü peşinde koşarak kenetlenmişler, teknikte devleşmişler, ama hem kendilerinden, hem de başka milletlerden birçok günahsızı öldürmüş küçülmüşler, her şeyi maddeye dayanan bir yeni dünya yaratmışlar.

Bir kez daha söylemiştim: Atomu bulan Madam Curi’nin zekâsına toz kondurabilir misiniz? Ama bu zekâ ışığı bilgin, İzmir’e, İstanbul’a gelseydi, dızdızcının biri, hemen çantasını çarpabilirdi. Bunu, onun zekâ eksikliğine yorabilir miyiz? Zekâ dediğimiz o altın ışık, insanlarda, farklı alanlar halinde gelişiyor. Amerika’daki zekâda, bu dızdızcının karakter yapısından bazı serpintiler sezmiyor musunuz? Ünlü Fransız romancısı Paul Morand “Evren Şampiyonları” adlı eserinde ne demişti:

“Haç’a artı işareti gözüyle bakan Amerika” Sayın Özal’ın ve ANAP hükümetindeki dostlarımızın tarih bilgilerini tazelemelerini ve Amerika’nın Türklere karşı işlediği haltları unutmamalarını dileyerek yineliyorum:

Biz bu Amerika ile mi yola çıkacağız?

SADDAM’A KARŞI MI?

Hanidir savaş bayrağını, “Mazlum Kuveyt” adına, “Özgürlük ve insan hakları” adına yola çıktığı ve Türk hayranı olduğu sanısına mı kapılıyoruz? Her gün Sayın Özal’ın dilinde, Bush; Sayın Bush’un dilinde Özal övülüp duruyor. İki kişi arasındaki bu diyaloğa bakıp Amerika’nın, Türk hayranı olduğu sanısına ve insanlık adına yola çıktığı görüşüne katılmak aşırı saflık olmaz mı?

Rahmetli İsmet İnönü’ye, “Kıbrıs’ı yüz yirmi bin Türk’e mezar yaparız” diyen bu Amerika değil miydi? Daha dün Yunanlılarla, bize karşı savunma anlaşması yapan aynı Amerika’dır. Birdenbire bir dışişleri görevlisini araya sokarak Kıbrıs Türkü’ne ödün verdirmeye zorlaması aynı Amerika’dan gelmedi mi? Biz, Sayın Özal’ın, milletinden gelmesi gereken şakşaklar yerine, Sayın Bush’un övgülerine zaaf göstereceğine hâlâ inanmak istemiyoruz? Türkiye’deki Amerika üslerinin atlama taşı yapılmasına ve Güneydoğu illerimizin savaş alanı haline getirilmesine de milletimiz gönülden inançlı değildir. Amerika için buna benzer çok savaşlar yaşandı.

Çok şükür ki TBMM’nin başında, bal gibi bir ANAP’lı, ama karakter ve millet sevgisi altı hokka bir başkan oturuyor ve ileriyi gören ANAP’lılar da yardımıyla savaş yetkisini TBMM’ye bırakan iç tüzük değişikliğini komisyondan geçiriveriyor.

Kuveyt bunalımı içinde, hangi çıkarlara dayalı ve İslâm’ı bulma çabası içinde bir Amerika var; bunu düşünmeliyiz. “Kudüs’teki cinayetlere evet, Saddam’ınkilere hayır!”ın sonunda, hangi hesaplar yatıyor?

Savaşın borazanlığına Türk Halkı evet diyor mu?

Aydın kalemlerimizin bir bölümü, başlangıçta “evet”çi iken şimdilerde “hayır”cı kesilmiş durumda.

Bir zamanların Bolşevik köpekliğine de yanıyorduk. Ya şimdi?

Yalnız Amerika’nın değil, insanlığın da iki anıtı, iki devlet adamını öldürmüş olanlarla mı yola çıkacağız?


Şardağ, R. (25 Kasım 1990). Bu Amerika’yla mı?. Milliyet, s. 15.


Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan Rüştü Şardağ makalelerinin bulunması konusunda desteklerini esirgemeyen Can Taşpınar‘a sonsuz teşekkürler…

Yorum bırakın