
Böyle diyor, Türkân Şoray kızımız. Perdeden, Türk müziği sahnesine atılacak ya! Musikimizin, son yıllarda iyice sekse bulaştığını, gerçek üne sanat yolu ile ulaşanlara pek itibar edilmediğini hissetmiş olmalı ki, kendisine kimsenin rahibeliği yakıştırmadığını bildiği halde, üstüne basa basa evet diyor: “Ben rahibe değilim.”
Şoray’ın, Cihan Ünal’la olan resmi evliliği ve bu resmi evliliği gölgede bırakacak yücelikteki ilk evliliği dışında, basına yansımış rahibeliği ya da rahibesizliğini anımsamıyoruz. Adlı’dan önceki yıllara ilişkin yaşamındansa bilgisiziz.
Sesi var mı? Yıllarca önce Sayın Adlı, beni İzmir’de arayarak, “Şoray’ın sesi güzel, sahneye atılmak istiyor; kendisini yetiştirir misiniz?” demişti.
Sonra ne oldu bilmiyorum; bu konu kapandı. Geçen hafta sesiyle değil de söylediği üç sözcüklü bir tümceyle Şoray, yeniden dikkatleri üzerine çekti: “Ben rahibe değilim.”
HAKSIZ MI?
Ne yapsın? Bakıyor çevresine; sahnelerde, televizyon ekranlarında, sesin güzelliği, sanatın üstünlüğü değil, göğüslerin, sutyenleri silikliğe mahkûm eden kıvrım ve taşkınlıkları itibarda. Musiki makamlarında geçki yaparken, tiz perdelerde ani çıkışları ve karara inişleri anlamlı kılan klasik onurluluk ve tavır duyarlılığına gerek kalmadığını o da öğrenmiş. Kişiye özel okuyuş üslûbunun çoktan rafa kaldırıldığını kavramış. Bunların yerini, kalçalardaki var-yok arası giysilerin erkek duygularını daha çok kamçılayacağını çoktan kavramış. “Sesimdeki sanatla sahnede ben de varım” diyeceği yerde gazino patronlarına ve bizim bu konudaki televizyon yapımcılarına mesajı çekiyor:
“Ben rahibe değilim.”
Kimse alınmasın, gücenmesin. Söz gelimi Hülya Avşar kızımız, yüksünmesin, sahneye, televizyona heveslenen; magazin dergilerine yatak odalarını açan, seviştikleri kişilerle ilişkilerini basında resimleten ve sonra da “Yakında televizyonda şansımı deneyeceğim” diyen, fiziksel güzellikleriyle erkeklere göğüs geçirten hanım kızlarımız alınmasın. Onların çalımlı ve erkek ruhunda bunalımlar yaratan görüntülerine, talihsiz harem ağaları bile iç geçirirken, bizim “Tu! Tu! Tövbe, tövbe!” deyip gözümüzü yumacağımız gönlümüzü kapayacağımız sanılmasın.
NE VAR Kİ
Bu ülkenin her meslek dalındaki görevlilerinde bir uzmanlık bilgisi aranır değil mi? Demirci’yi doktorluğa atayamazsınız. Kayıt memurunu, emniyet amiri yapamazsınız. Her uzmanlık dalında o dalla ilgili bilgi beklersiniz ve gereklidir de. Ama iş, özellikle Türk Musikisi’ne gelince… Bilgi mi? Geç efendim! Okuyuş tavrı mı? Adam sen de! Bilgi, kültür, irfan Allah vergisi ses okuyuşu kimselere benzemez kılan üslûp niteliği mi? Söylediğin boş laflara bak, a Şardağ. Gazinocu siperde, televizyon yapımcıları dikizde, magazin dergileri her gün, sesin bayrağını çekip güzellerin, “yakında ekrandayım, sahnedeyim” mesajlarına zemin hazırlamada. Ve de en çok bir yıl sonra nice gırtlak yoksulları, üslûp düşkünleri, önce gazinolarımızda, sonra da televizyon dizilerimizde.
ÇAYIR VAKTİ GEL
Hem efendim, bizde sesinin güzel olduğunu sanmayan mı var? Hangi anne baba, minik yavrularının söylediği şarkılardan mest olmaz? Konu komşunun da desteği ile güzelliğinin yanına bile uğramamış nice sesler için, ilgililerin içine bir umut ışığı düşürür dururuz. Sorunsa böyle niceleri ses sınavlarına girip yıkılıyorlar. Bir demirci çırağı ses sınavına girmek ister. Ustası sorar:
“- Sesin güzel mi oğlum?”
“- Evet usta.”
Öğleden sonra sınavdan dönen çırağı ile usta arasında şu konuşma geçer:
“- Nasıl buldular oğlum, beğendiler mi?”
“- Beğendiler usta!”
“- Ne dediler?”
“- Sen git de çayır vakti gel dediler.”
Ama zamane kızları işin yolunu buldular. Seslerinde kıymık kadar güzellik mi buldular, orta, bol ya da tam soyunuk görünümlerini büyük gazino patronlarına ve televizyon müzik eğlence dairesiyle yapımcılarına postalıyorlar.
Musikimizin onuruna toz kondurmayan rahmetli ve sevgili Münir Nurettin’leri, Yanık Ömer’i hâlâ eksiksiz ve gerçek tavrı içinde okuyan Safiye Ayla’ları anımsıyorum. Türk Musikisi’nin oktavlarını yıllarca rakipsiz olarak aşmış olan Nesrin Sipahi’leri, eserlere kendi dünyasını katabilmiş Serap Mutlu ve İnci Çayırlı’ları, Meral Uğurlu’ları, Klasik Musiki deyince ses tonundaki ümanizmle gönüllere akan Alaeddin Yavaşça’ları, her dizide, sevimli, hisli ve yumuşak bir dünyayı dile getiren Bilge Pakalınlar’ı, Mediha Şen Sancakoğlu’ları, vurgularındaki egemenliği, küheylanına sahip çıkan kahraman bir süvari gibi dile getiren Muazzez Abacı’ları ve daha bir çok sanatçılarımızı ekrandan kışkış eden televizyonumuzun ve sahnelerimizin bu durumunu gören ve gazino bülbüllerinin sık sık türlü vesilelerle karşımıza dikildiğini seyreden Türkân Şoray ne yapsın: “Ben rahibe değilim” deyiveriyor.
Gerçi Yeşilçam’daki hanım artistlerimizin rahibe olduklarını, erkeklere mıh gibi kapalı, sekse karşı kilitli bulunduklarını da iddia etmiyoruz. Kişinin kişiye ilişkin davranışları kimseyi ilgilendirmez.
Hem rahibe olmamak. “Ben seksin her çeşidine açığım, soyunmaya hayır diyecek değilim” anlamına da gelmez değil mi?
İsim yapmak, kısa yoldan milyonları istif etmek için Türkiye’mizde açılan yeni yöntemlerden biri de bu; bu yolun yolcularına başarılar.
