
Var mıdır? Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin, Kıbrıs çıkarmasından önce ve çıkarmadan sonra, 12 Eylül’e yakın, 12 Eylül hareketini izleyerek günümüze kadar uzamış bir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyet planı olmuş mudur? Resmi makamların açık ya da gizli, bu ilke ve kararından haberciği olan varsa lütfen kulağıma üfleyiversin.
“Efendim, planın varlığı, gizliliğini yırtarak nasıl ortaya atabiliriz? Var ya da yok; bu konuda, nasıl açıklamada bulunabiliriz?” denilebilir. TBMM’nin 17. döneminde, dokuz arkadaşımla birlikte ilk kez getirdiğim ve muhalefet partilerine de Meclis iç tüzüğü gereği söz hakkı doğuran genel görüşme önerilerimizin konuşulduğu sıralarda, “Ada Rumlarının, Akritas planına karşı Türk devletinin bir planı olduğunu sanmıyorum. Varsa ve açıklanmasında sakınca görülüyorsa Meclis’in gizli bir oturumunda görüşelim” demiştim de sözlerim havada kalmıştı. Bunları şimdi neden yazıyorum, neden anımsatıyorum?
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde yayınlanan Yeni Kıbrıs ve Belge dergilerinin en yeni sayılarını okuyordum. Rum tarafının gizlilik içinde hazırladığı şu Akritas planı kepazeliği, yeniden konu olmuş, dikkatlere sunulmuştu.
TÜRK HOŞGÖRÜSÜ
Ülkemizde hangi hükümet iş başında olursa olsun, hangi iktidar, devleti yönetirse yönetsin, Türk oluşumuzdan gelen açıklığımız ve içtenliğimiz, Kıbrıs Rum yöneticilerine ve Yunan hükümetlerine küstahlık kaynağı oluyor. Onları, sinsice yönlendirdikleri politikadan bir süre için sıyırıyor sonra, açık ve gizli ataklara, Türkleri yok etme planlarına heveslendiriyor. Kısaca içtenlikli konuşmalarımız, barış isteğimiz ve de plansızlığımız, Rumları hop hop yerlerinde zıplatıyor.
BU DIŞİŞLERİ’NE GÜVENEBİLİR MİSİNİZ?
Hande olayını düşünün. Devletin, gizli kalması gereken sırları, öğrenimi sınırlı, yaşı ve başı sorumluluğu taşıyamayacak kadar deneyimsiz gencecik bir çocuğa emanet ediliyor.
Bakanlığın en büyük sorumlusu olan müsteşar, “Vay! Bu sırları sen ele verdin” diye, bu tıfıl kızımızı karşısına tek sorumlu gibi çekmiş, konuşturma yöntemleri içinde zorluyor. Olayı yargılayan mahkemenin savcısı, “Koskoca bakanlıkta bu kız lâ yüs’el midir? Bunun bağlı olduğu dairenin sorulu amiri nerede? Gizli kalması gereken bu dosyalar kilit altına alınmış mıdır?” Bu konularda bir araştırma bile yapmıyor.
Sevgili Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden son postalanan dergilerde, aziz dostum Denktaş’ın oğlu rahmetli Raif’in de anımsattığı ve Belge dergisinde bir bölümü yayınlanan Kıbrıs Rumlarının Akritas planından bölümler var.
TAKSİT TAKSİT ÖLDÜRME
Biraz anlaşmalara yanaşır gibi gözükme, sonra Türkler saldırıya itip yok etme amacına dayalı bir plan bu! Büyük Türk milleti yaşadıkça ve Kıbrıs Türk kesimindeki Türklük ve özgürlük inancı adada bayraklamasını sürdürdükçe Rumların bu planı uygulayacak zaman ve zemin bulamayacakları açıktır. Eninde sonunda Akritas planı mabetlerine girip kalacaktır.
Papaz Makarios’un oluşturduğu bu plan, Kıbrıslı Rumların, Türk’lere karşı davranışlarını belgeleyen bir cinayetnâmedir. Nasıl, ne zaman, hangi bahanelerle Türk’leri öldürecekler? Nerede yok edecekler? Bu plan, tarih boyu İslâm’a ve Türk’e karşı kin kusmukları içinde yaşamış olan Rum yöneticilerce ilkokul sıralarından kafalara sokulmakta.
“Peki, bizim Rumları nasıl öldüreceğimize ilişkin bir planımız var mı?” Böyle bir soruya, salt Şardağ’ın vicdanı değil, milletimizin vicdanı isyan eder. Peki, ya önlem? İşte bütün sorun burada. Gelip geçmiş başbakanlarımızın demeçleri, siyasal tavırları Akritas plancılarının ve onların destekçi başısı Yunan hükümetlerinin cesaret barometresi oluyor. Eskiler “müsâlemetçi” [barışçı] derlerdi; her zaman görüşmeye ve barışık yaşamaya çağıran tavır.
ÖZAL’IN SON ÇIKIŞI
Son zamanlarda, Kıbrıs’la ilgili, bize dost görüntülü bazı devletlerin de katıldığı bazı çatlak sesler oluştu: “Irak’ın, Kuveyt’e saldırısı, Türklerin Kıbrıs’a saldırısı gibidir.” Sayın Özal, buna, bugüne kadar hiçbir konuda rastlanmamış bir dikkatle çıkıştı. “Konuyu karıştırmayın, ey Yunanlılar! Tek başınıza karasularınızı genişletmeyi, FIR hattını yeniden düzenlemeyi, sakın ola ki aklınızdan geçirmeyin. Ege Denizi’nde barış istiyorsanız konuşmalara hazırız.”
Ben, bu son hoşgörülü tümceye de karşıyım. Neden mi? Osmanlı Devleti’nde bütün Müslüman olmayan milletler, soylarını, dillerini, dinlerini koruyup bizimle sarmaş dolaş olurken hıyanetin başını hep Rumlar çekmiştir; Türk devleti içinde, ayrı devlet gibi yaşadıkları halde. Ne Papandreu’nun sosyalist-o faşist partisine, ne de Mitsotakis’in tutucu partisine, bu yumuşak el uzatışımız fayda vermedi. Birleşmiş Milletler’de ya da Kıbrıs Rum ve Türklerinin toplantılarında, sevgili Denktaş, hep düş kırıklığına uğradı. Karşımızda karakter yapısını, kanlı emellerini birkaç kez sahneye koymuş olan Kıbrıs Rum ve Yunan hükümetlerini çok şükür ki Sayın Özal’ın son demecinde iştahlandırıcı bir hava yok. Ama onlar, yine de “Ege Denizi’ni bir barış ve kardeşlik denizi haline getirelim” sözlerinden kendi çıkarlarına bir anlam çıkarıp ağızlarını şapırdatacaklar. En son iki nokta kalmıştı: Kıbrıs’tan askerimizi çekmek ya da azaltmak. Bir de şehit kanlarıyla yoğurduğumuz Maraş’ı buyur lokması yapmak!
Türk milleti, adayı, cani Venedik korsanlarından almak için elli bin şehit vermiştir. Bu kan hakkı ve can hakkı çiğnenemez. “Barıştan yana değil miyiz?”
Elbette, ama kime karşı bu barış? “Çatışmaların yayılıp büyümesi halinde plandaki A, B safhalarını uygulamaya ve Enosis’i derhal ilan etmeye hazır olmalıyız” diyenlere karşı mı?
Dışişleri Bakanlığımızı, başka konularda olduğu gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti konusunda da kim toparlayacaksa toparlasın. Ve hiç kimse, kan pahasına elde edilmiş hakların, Rumlara ikram edileceğini sanmasın.
