
Sayın İnönü ile Sayın Ecevit’in başlarını çektiği iki parti, kendileri, “ayrımlı durumdayız” deseler bile hemen hemen aynı görüşleri paylaşır. Bu iki partinin halini düşünüyorum…”Ya öteki partilerin hali? Bunları es mi geçeceksin Şardağ.”
Hayır zaman erişince onlara da bir yansızın gözü ile değineceğiz.
YANSIZ DEYİNCE
Sakın yanlış anlaşılmasın, çünkü aydınlarımızın, hele kişilikli olduklarından kuşku duyulmayacak olan aydınların, yansızlıktan anladıkları, çoğu zaman fikirsizlik, ülkenin gidişine karşı kulaklarını pamukla tıkayıp gözlerini yummak oluyor. Bu ülke hepimizin değil mi? Siyasetin ülkemize bulaştırdığı çirkin ya da güzel olaylara karşı sağırsızlığın, dilsizliğin; vatanseverlikle bir ilgisi bulunduğuna inanmam. “Bana ne”cilikte, nasıl bir onurluluk bulabilirsiniz ki!
HOCA NASRETTİN’İ ANIMSADIM
Onun mu, yoksa yaratıcı Türk zekâsının, hocamıza yakıştırdığı uyduruk bir fıkra mı? Doğrusu, “Ben hiçbir partiden değilim.” bahanesini, vicdanlardan gelen sesi boğmak sayanlar için ne yakışık almış bir fıkra:
Birisi haber vermiş hocaya: “Hocam, senin yörende bir adamın karısı, zamparası ile aynı yatakta yakalanmış, duydun mu?”
– “Bana ne? Benim mahallem ayrı.”
– “Hocam, olay senin mahallende.”
– “A efendim, benim evim ayrı”
– “Güzel hocam, bu basılma olayı senin evinde geçmiş.”
Hoca ona da tınmayan bir yanıt vermiş. İnsanlığın büyük eleştirmeni, dudaklara ballı gülüşler dolduran Hoca Nasrettin’in verdiği dersten sınıfta kalmamak için, sosyal demokrat iki partinin durumuna sırtımızı dönmemiz olası değil. Biz görmüyoruz diyelim, olaylar yok demek midir?
SHP’NİN İÇİ
Kurulduğu günden beri çapraşık. Ülkemize umut olması gereken bu parti, her sabah, güneş doğarken, sanki yeniden kuruluyor. Ve yıllarını, ana muhalefetçilikle geçiriyor. Basında ona batırılan cımbızların bir bölümü iktidara yaranma, ondan çöplenme egzersizlerine dayalı. Bir bölümü ise analıktan kopmuş, hâlâ çocukluk dönemini sürdüren partinin bu haline yazıklanan, katlanamayanlardan oluşuyor.
İNÖNÜ İLE ECEVİT
Her ikisini de severim. Birincisini saygıdeğer babası ve kendi efendiliği ile tanımaktayım. Yüz yüze gelmişliğim yok. 12 Eylül partisi diye kendilerine yapılan eleştiriye de katılmam. Aziz dostum Ecevit’ten de gelse bu suçlama. Ne ki, Sayın İnönü’nün, halka yansımış yanlışları var. Yaptığı muhalefetin ciddiliğine, partilileri iktidara getirecek olan yansız vatandaşlar pek inanıyor değiller.
BAYKAL İÇİN
Başta Aydın Güven Gürkan olmak üzere Sayın Baykal için İnönü kimleri harcamadı ki? Bugünki Genel Sekreter Hikmet Çetin’i, ülkede oturaklı başbakan yardımcılığı yapmış olan bu yetenek yüklü arkadaşını, Basra harap olduktan sonra keşfe kalkması da üzücü. Bakın, SHP’nin içine. Puding pastası gibi her görüş, her siyasi eğilim istif istif… Süleyman Genç’çiler, Kotil’ciler, Topuz’cular, Baykal’cılar… Bunların hepsi önce İnönü’ye sonra da birbirlerine karşılar. Onlar bir vakitler Ecevit’in liderliğindeki CHP’de isyan ordularının bayrak başılığını yapmışlardır? Neden? Hangi ayrımlı görüşleri partilerine egemen kılmak istiyorlar, belli değildi. Ülkede adı efsaneleşmiş olan namuslu, içtenlikli ve solun ucundakilerle de kavga vermiş Ecevit’e neden karşıydılar? Bu konuda yalnız Türk milleti değil, eski partilerinin eski başkanları da bilgisizdi. Anlamsız, fikirsiz isyan kazancıbaşılığı tarihte görülmüş şey değildir. Sayın Ecevit, bir de gözlerini açıp gördü ki, hepsi Erdal İnönü’nün yanında.
GEL ECEVİT’İM GEL
Sayın İnönü’nün yepyeni şarkısı bu! Yepyeni diyorum, çünkü eski çıkışlarında, “Gelin, oy dağıtmayın!” diyordu. Ama biraz da “Ecevit oyları dağıtıyor; onları bize verin lüpleyelim” anlamında değil miydi bu çağrılar? Şimdi Erdal Bey, gerçekten içtenliklidir. İktidar olabileceğinden, duyduğu kuşkudan ötürü mü bilemem, içtenlikle kucaklaşmak istiyor, DSP ile.
ECEVİT ACIMASIZ MI?
Ecevit’in, şair, yumuşak ve ince duygulu bir insan olduğunu bilirim, ama İnönü’ye karşı neden bütün kapıları kapayıcı bir acımasızlık içinde? Bülent Ecevit, Türk halkının vicdanına, namuslu kişilikli çizgilerle girmiştir. Partisini geç kurmuş olması, kendisinden önce yolun, Erdal İnönü’lerce kesilmiş bulunması şansını oldukça sarsmıştır. Ne var ki, partilerin hemen tümünden, umutlarını keser durumdaki ülkemizde, eski Ecevit sevgisi yeniden filizlenip gövermiştir. En azından Meclis’te bir grup kuracak güçle varlığını, seçimlerde kanıtlayabilir. Gönül, bu iki partinin başkanlarından birinin, onur başkanlığına, ötekisinin de fiili başkanlığa gelmeyi kabullenmeleri koşulu doğmazsa bu işin sonu da hava ile cıvadır.
Karagöz’le Hacivat’ın diyaloğundan bile başlangıçtaki bütün sürtüşmelere karşın sonuçta, şekerli ballı bir anlaşma doğar.
Birbirlerinin tıpkısı çizgide at koşturanların, böyle pencereden pencereye ilettikleri “Gel barışalım!”, “Hayır, siz parti olarak bitmişsiniz!” laflaşmalarından ise mahşer gününe kadar bir sonuç alınamaz.
